Kırkdokuz (Hikâye)

Küçükken Ömer Seyfettin’in bir öyküsünü okumuştum: ‘Aşk ve Ayak Parmakları’. Mektuplaşma şeklinde ilginç tasarımlı, içeriği de insanları hayvanlara benzeterek sınıflandıran bir adamın itirafları şeklindeydi. Ortaokuldaydım sanırım, çok ilgimi çekmişti. Öykünün yanı sıra, okuduğum zamanki yer, zaman, çevre, kitap, şekil, bilgileri düşüncelerimde o kadar net ki anlatamam.

Geçenlerde çok değer verdiğim bir arkadaşım bal porsuğu hikâyesini anlattı bir sohbetimizde. Youtube da videosunu da izletti. Meğer fenomen bir varlıkmış kendisi. Diğer adıyla ‘honey badger’ ya da orijinali ‘Mellivora capensis’.  Derisi son derece kalın, bal seven, küçük cüsseli bir hayvan.

Her ne kadar Ömer Seyfettin’in öyküsü gibi insan-hayvan arasında sürekli bir benzetme ilişkisi kurmasam da, davranışsal anlamda gayri ihtiyari benzetme işlemine girişti düşüncelerim. Hani deriz, “tam bir hayvan”, “ay çok şeker tavşan misali”, “inek misin oğlum”, “kuğu gibi kız”, “öküze bak” vesaire…bana özel değil yani bu benzetmeler…Herneyse,…insanları eledim, çünkü birebir benzeyeni bulamadım ve ülkelere geldim, ortalamaya yönelerek. Türkiye’yi, bu topraklarda yaşayan insanları düşündüm. Acaba benzer özellikler gösteriyorlar mıydı? Olumsuz vahşi hallerinden ziyade, atarlı özellikleri daha çok dikkatimi çekmişti sanırım. Özellikle sokulacağını bile bile kobra yılanına yemek üzere saldırması, peşine sokularak zehrin etkisiyle kendinden geçmesi ve bir süre vücudu zehirle boğuştuktan sonra kendine geldiğinde yemeye devam etmesi…düşünmeden edemedim hangi coğrafi bölgemiz daha yoğun beğeni verirdi bu videoya?! Kitap okumayan, belgesel izlemeyen insanlarımız tarafından fenomen hale getirildiğine göre, oldukça çok benzerlik yakalamış olmalıyız.

‘Atarlı’ davranışlarımıza dem vuruken, bundan biraz da keyif alan, övünen varlıklarız biz. Bizi biz yapan öğeler diyoruz garip bir şekilde, başka değerli öğeler dururken. Oysa, duygusal zekasını doğru kullanan bireyler olsaydık, duygularımızı tanır, kontrol eder ve ‘atarlı’ davranışlarımızla diğer bireylere zarar vermemiş olurduk. Nitekim pek çok iyileşmenin yanı sıra kadına şiddet, çocuğa taciz de azalırdı. Oysa IQ su bu kadar yüksek kafası iyi çalışan insanlarımızın EQ sundaki, yani duygusal zekasındaki sıkıntı ne? Bir çözebilsek!.

Duygusal okur-yazarlık…kaçımızda var?

Yetmişaltı (eksik)

Bir türlü öğrenemiyor insan, aslında sevdiğinin sevdiği özelliklerinin sevmeyecekleriyle bir bütün olduğunu.

Sevgilinin güzelliğiyle mest oluyor. Dikkatini çeken bu güzellik başkalarının da dikkatini çekince her şeyine karışıyor, güzelliği dert oluyor. Çalışkanlığını, başarısını seviyor; Ona zaman ayırmadığını, işini daha çok sevdiğini öne sürerek, artık çalışma dur diyor. Duruşunu, sertliğini, gücünü seviyor, o gücün kendi üstünde etkili olmasını istemiyor. Sosyalliğiyle can buluyor, herkesle samimiyetini, aşırı paylaşımcılığını görünce kıskançlıktan kan kusuyor.

Hep kutuplar çeker ya birbirini…biri değişmeye çalışıyor, öbürü kabullenmeye. Değişen asıl sevilen karakterinden çıkıyor, kabullenen eksik kalıyor. Ne kadar ortak alan olsa da eksikler tamamlanmayınca o aşk son buluyor.

 

Yetmişbeş (uyum)

Kendimle, ailemle, sevdiklerimle bir savaşa çıktım kendi içimde, düşündüm, anladım, anlamadım, gerçeği gördüm, üzüldüm, sevindim, hazmedemedim, ama kabullendim. Yalanı gördüm üzüldüm, yalanı hazmedemedim, ama varlığını kabul ettim. Tekrar düşündüm, kabul etmeli mi, zamana bıraktım sonra değerlendirmek için.

Aile olmanın dayanılmaz güzelliği, aile olmanın anlaşılmaz yorgunluğu…dostların varlığı, var olmalarının dayanılmaz hafifliği…derken bir meydan muharebesi…sorarsanız sağ çıktım, zaferle sonuçlandırdım ve tekrar aynı sonuca vardım:

İnsanlar değişmez, sadece uyum sağlar kaybetmemek uğruna, ya da baş kaldırır egosu özgürlüğü uğruna. Değişmeyen şey değişim değildir. Değişmeyen şey uyum sağlamaktan öte değildir.

Yetmişdört (dengesizlik)

Gerçeklerle yalanların kendi içlerinde dengeleri var. Bu dengeler şaştığında farkına varıyor insan gerçek gerçeklerin ve yalan yalanların. Bu denge dururken oysa, gerçekler kabulleniliyor, yalanlar gerçek kabul ediliyor. Ama denge şaştığında ayrışıyor gerçekler ve yalanlar, göze görünüyor ve düşündürüyor. Bu gerçek dediğim gerçek mi? Benim gerçeğim mi? Bu yalanlar yalan mı? Kabullendiğim yalanlar mı?

Bu dengenin ilk bozulduğu zamanlar bu sarsılmalar sorduruyor insana, sertçe, sorgulama halinde. Zamanla denge bozukluğu kanıksanıyor ve kişi sorgulamayı bırakıyor. Kanıksıyor gerçeği, yalanı, hatta sarsılmaları bile hissetmiyor. Ta ki bu denge daha sert bozuluncaya kadar. Malum yaşam hep önüne koyuyor insanın, sınırları zorluyor. Ondan sonra kalıyor iki yol sana, devam yolu, değişim yolu.

 

Yetmişüç (kelime)

Beynime dur demenin, kalbimi dinlemenin, onun sızısını almanın yoludur yazmak benim için. Kısa dönemli kazançtır; öfke kontrolüme, yanlış adımlarıma, acımın azalmasına bir yoldur. Uzun dönemli kazançtır; çünkü duygu ve düşüncelerimin tarihçesidir. An’a bıraktığı, yani o anda yaşadığım ve sonrasına taşımadığım olaylardır.

Bugün yazıyorum uzun bir aradan sonra. Ani kararlar vermemek için. Kendimi durdurmak için. An’da bırakmak için. Bu cansız sayfalara üzüntümü akıtıp onu enerjisiyle iyileştirmek için yazıyorum.

Ben dokunduğum her şeyin canlandığını düşünürüm. Dokunmak çok kıymetlidir eğer iç enerjinle besliyorsan. Sonsuz bir kaynaktır. Bir bakışla, bir gülümsemeyle, bir kalemle, bir kağıtla, bir nefesle. Ben kendime nefes vermek için yazıyorum aslında.

Yetmişiki (Sertifikasyon)

‘Vurunca öldürüyoruz’ şeklindeki yazılarımdan mı kaynaklı, yoksa devam eden gizli depresyonik hallerimden mi bilemem, evren bana hep bu çerçevede mesaj yolluyor…

Sanırım üçüncüsünü aldığım, zorunluluk eğitimi olan iş güvenliği sertifikasyonu çerçevesinde tatlı ve idealist bir kadın anlatıyor şu an karşımda. Dikkatimi çeken insanlarımızın bahaneciliği ve fıkra kıvamında gerçek hikâyeler.

Karadenizli memleketim insanı, elektrik direğine yaslanmış ve (muhtemelen ayakkabısının içine giren kumları atmak amacıyla) ayağını silkeleyen arkadaşının elektriğe kapıldığını düşünerek, elindeki kürekle duruma müdahale ediyor…o kürek kafaya gelince onca sertlikle tabi, sonuç beyin kanaması ve ölüm.

Hepimiz öleceğiz bir gün, kaçınılmaz, ama pisipisine ölmek pek de acı olur diye düşündüm. Hele eğitimsiz biri tarafından, kara mizah tadında ölmek…Allah vermesin…

Ekstrem olaylar dışında, günlük yaşantımızda bilgisayar kullanımında yanlış oturma şeklimizin sağlığımıza verdiği zararı anlatırken bu tatlı hanım, bir anım geldi aklıma.

İlk işim bilgisayar başı bir işti. Sandalyeler aşırı yüksekti. Ayağımız yere tam basamadığı için sandalyelerimizin değişmesini talep etmiştik. Baktık talebe cevap yok, ben tahtadan bir yükseltici yaptırdım otururken ayağım yere basabilsin diye. Egosu yanlış işleyen kompleksli patronum bu yükselticiyi bir ihtiyaç değil bir şımarıklık olarak nitelendirdiği için, bir hafta sonu diğer arkadaşların gözü önünde tekmeleye tekmeleye dışarı atmış. Pazartesi işe geldiğimde yükselticiyi bulamayıp sorduğumda öğrenmiş, kendisiyle de yüzleşmiştim. Bana ofiste ofis dışı malzemeler olmasını istemediğini sebep göstermişti. İşte, duygusal zekâdan yoksunluğumuzun bir de örgütsel boyutu örneği.

İş güvenliğiyle alakasız fakat gerek eğitimsizliğimiz, gerek duygusal zekâmızın düşüklüğüyle pek alakalı bu durumlara benzer örnekleri dinleye dinleye, aldığımız sertifikasyonun ne işe yarayacağını düşünmeden edemedim. İçi boş bir yapıyı kalaylayıp kalaylayıp sunmaktan ve tabi bir de hukuki yapıya uydurmaya çalışmaktan öteye gitmiyor ne yazık ki. Bu eğitimler gereksiz demiyorum. Ama sistemli bir eğitim ise, doğru kişiye doğru içerik ve yapılandırıcı özelliğiyle ulaşıyorsa anlamlı. Ama bunu yapabilmek için de eğitim şart!

Yetmişbir (zehirli ilişki)

Her şeyin illüzyon olduğu bu dünyada yakaladığımız birkaç gerçekliğin değerini bilmekte ne kadar zorlanıyorsak, gerçek olduğunu sanıp da illüzyon olduğu gerçekliğine vardığımızda bir o kadar çöküyoruz.

‘Zehirli İlişkiler’ Ani Eryorulmaz’ın bir kitabı. Bir tavsiye üzerine aldığım, sonrasında sevdiklerime de alıp hediye ettiğim bu kitabı, yıllar önce bitiremediğim evliliğim sırasında okumuş olmayı çok isterdim. Eminim ki kararlarımı daha erken verme şansını yakalardım. Ama bugün bile okumuş olmamın faydaları büyük, bugünü ve sonrasını şekillendirmesi adına.

Farkındalık bence bu dünyada elde etmiş olmamız gereken en büyük güç. Kitabın ilk sayfalarında fena sarıyorsunuz kitaba, sizi anlattığı için belki de en çok. Herkesin kendini bulabileceği bir bölümle başlıyor kitap ‘Kızgın ve Öfkeli’. Bu ana başlık altında geçen pek çok alt başlık son verdiğim evliliğimin ana öğeleriydi. Sözel taciz; esirgemek vermemek, değersizleştirme, oyalama, suçlama, yargılama, eleştirme, tehdit etmek,…en önemlisi ise yok saymak. Ne hikmettir ki bugün yazarken bile beni duraksatan bu alt başlıklar, o günlerde beni duraksatmamış ama yavaş yavaş duygusal bir çöküşe götürmüştü. Malum, bilincin kabul etmediği bilinç dışında hep çalışıyor. Dolayısıyla ben de ‘Kızgın ve Öfkeli’ ana başlığının alt başlıklarından sözel taciz ve suçlamaya icap eder olmuştum.

Farkındalığım biraz ağırdan ve zorlu geldi ama neyse ki geldi. Sonunda ‘kızgın ve öfkeli’ bir adamla bir ömür geçirmekten vazgeçtim. Yavaştı, çünkü açıktan gelmedi sözel tacizler, örtülü geldi. Zordu, çünkü tahrip gücü yüksek oldu.

Farkındalığım iyi ki geldi, hoşgeldi. Bugün yine elime aldım kitabı. Bugün yine karşı karşıyayım ‘kızgın ve öfkeli’ ile. Ama farkındayım, yazarın dediği gibi bu duyguların son derece doğal ve insani olduğunun. Sadece izliyorum son derece doğal, hepimizde var olan, mutlu olmak gibi bu duyguyla, acaba karşıdaki ne yapıyor diye.

En çok karşılaştığımız, belki de en çok yaralandığımız değersizleştirmeyi karşı tarafın gerçekliğini reddetme olarak nitelendiriliyor yazar. Buradaki sıkıntı kendini değersiz hisseden bir kişinin karşı hissettiriyormuş algısındaki davranış şekli. Çünkü gerçekte reddedilmeyen bir gerçek eğer reddedilmiş olarak algılanıyorsa, aslında değersizleştirilmeyen kişi, kendi gözünde değersizleştirilmiş gibi hissediyor ve bunu suçlamaya dönüştürebiliyor. O zaman da bu davranış ve duygu bir kısır döngüye dönüşüyor. Değerlerle ve iletişim becerileriyle ilgili sorunlar oluştuğu gibi özgüvene de fena dokunuyor değersizleştirme. İlişkiler zedeleniyor.

Yazarın dediği gibi duygular belki de en haklı olduğumuz alandır. Yanlış hissetmeyiz. O yüzden ‘ne hissediyorum’ sorusunu bir süredir sormayı öğrendim ilişkilerimde.

Sözümü kitabın ilk sözüyle sonlandırayım. Mevlâna demiş: “Öfke rüzgâr gibidir, bir süre sonra diner, ama birçok dal kırılmıştır bile.”

 

Yetmiş (duruş)

İnsanlar vardır zayıf, koruyasın kollayasın gelir. İnsanlar vardır güçlü, sığınasın gelir.

Ne zaman koruduğun kolladığın kişinin aslında güçlü bir karakter olduğunu görür, senin kompleksli alanlarında onun daha üstün olduğunu düşünürsün, o zaman kendine rakip edersin. Oysa, hikmet karşıdakinin duruşundadır. Güçlü duruşu daha güçlü olduğundan değil, prensiplerine, inançlarına sahip çıkmasındadır. Kişi aslında değişmez, senin onda ne görmek istediğine ve ne görmek istemediğine göre yani senin değişimine göre senin gözünde değişir. Kendi değişmez ama duruşu değişebilir; gerek senin gerek çevresinin zorladığı şartlar karşısında duruşu değişir. Zorluklar sertleştirir, kolaylıklar yumuşatır.

Sen sunar, kolaylıklar sağlarsan o kişinin ihtiyaçları çerçevesinde yumuşaklığı elde edersin. Yok, zorlaştırırsan hayatı o insana karşı, dik duran sert birine sahip olursun, tabi sahip olmak istersen.

Altmışdokuz (karmaşa)

Bindim bir yarış arabasına, çıkamadım pistten dört aylık süreçten. Şükür bayrağı gördüm bitti dönem derken, akademide yeni fırsatlar, yeni başlangıçlar. Verdiğim emekler karşılığında yeni dersler, yeni heyecanlar.

Tek üzüntüm bu dönemde yazamamak, ellerimden kaleme oradan da kağıda dökülen ‘ben’in içimde sıkışıp kalması…tek tesellim halen kendime başkalarına faydalı olabilmek, öğretebilmek.

Yoruldum mu? Yoruldum. Ama güzel yoruldum. İki giderken benden, üç kazandım. Biliyorum ki emeğimi vermesem işime, sevdiklerime, hayata, aldığım kazanç değil. Yerimde saymak da bana göre değil. Yerimde saymak zorunda kaldığım, çemberler çizip aynı noktaya vardığım zamanlarda bile, atamadığım adımları başkalarına attırmanın tatmini olmadan da yaşam yaşam değil.

Altmışsekiz (karmaşa)

Yoldan çıkanlar, yoldan çıkamayanlar,

Yoldan çıkınca geri dönemeyenler,

Yoldan çıkınca geri dönmek için başka yollara sapanlar.

Hangisi iyi, hangisi yanlış?

Hangisi doğru, hangisi zorlu?

Mekân, arkadaş, zaman ve stres durumlarına mı bağlı?

 

İnsanoğlu eşsiz, benzersiz.

Sevgiyi açlıkla ararken bulunca tükürenler,

Sevgi adına öldürenler,

Sevgi uğruna yakıp yıkanlar.

Tarih bunlarla dolu; Duygunun gösterilişindeki alametler.

 

Fen bilimlerinin gözünü seveyim.

Temel bilim üzerine inşa edilen bilim nerede,

İnsan ve toplum üzerine inşa edilen bilim nerede!

Biri bilime öğrenme derken ufuklar,

Diğeri sil baştan ayar üzerine ayar dipsiz bir kuyu…

 

E.G. (Kırkbir Yaprak Gül)

Altmışyedi (yanmak)

Tek ihtiyacımız sevgi. Tanımı ne olursa olsun.

İki kedimiz var okul kapısında. Her öğrenci yanlarından geçerken bu kedilere bakar, sever, gülümser, bazen besler, bazen okşar, iletişime geçer, öyle veya böyle. Ama dikkat ederim merhaba bile demez öğrenciler birbirlerine. Gözgöze bile gelmezler. Düşündürür bu beni haliyle.

Sevgiye bu kadar açken nasıl olur da birbirimizden bunu esirgeriz şaşarım. Esirgemekle kalmaz yok sayarız bazen. Bazen de uğruna yok ederiz. Sanırım bir tek insan oğlu aşk için sevgi için şiddet gosterir, savaş çıkarır, yok eder. Aşk için yanmak yerine yakar geçer.

Onu sevmem için çırpınan küçük küçücük bir köpeğin yaptığı oyunlara bakiyorum. Kucaklayıp koltuğa yanıma aldığımda kafasını kucağıma koyup uyuyuşuna mest olmuş durumdayım. Beklentisiz, pürüzsüz sevgi. Hadi köpek ne anladı sevgiden, adını farklı koyalım, diyelim ihtiyaç; temas, sıcaklık, güven…

Bunu almak için safça çabası, eğlenceli dönüş hareketleri, kendince ifadelerini anlayan, ben. Sonuç: kucağımda uyuyan mutlu bir köpek, inanılmaz keyifle kalbimi ısıtan ben.

Kim daha kazançlı?