Oniki (öfkeli adam!)

İki köpeğimiz var. Onlarla bahçedeyim, izliyorum, izledikçe dinginleşiyorum: Koşuşturmalarını, birbirleriyle oynamalarını. Biri küçücük fare kadar, ve daha bebek sayılır, dört aylık. Diğeri neredeyse bir buçuk yaşında, orta boy ama nispeten diğerine göre oldukça büyük bir köpek. Büyüğün boynunda huni, çünkü ameliyatlı. Diğeri beter bir şey, zeki ve yaramaz…sürekli bulaşıyor büyüğe. Deli gibi koşuyorlar, alt alta üst üste oynuyorlar. O kadar sıkıntılı olmasına rağmen büyük küçüğe dikkatli, canını acıtmamak için gayretli.

Dün bütün haberler bir olay paylaştı. Bir bisikletli adam yoldan karşı karşıya geçen güzel bir kadına yol vermek için duruyor. Ani durunca arkasındaki araba ona çarpıyor. Bisikletli düşünce kadın yardım için yaklaşıyor ve “GÜM” kadın suratına yumruğu yiyor. Tabi, adam ne yaparken ne duruma düştü, suçlu kendisi değil, o kadın. Bunu gören el alem de adamı bir güzel pataklıyor.

İlk örnek ‘hayvanlar alemi’, ikincisi ise ‘insanlar alemi’. Neden biz bu davranışları sergileyen adamlara ‘hayvan’ deriz bir kere daha sorgulamadan geçemedim.

 

Onbir (Yaratıcılık ve Güven)

Numerolojide onbir sayısı bir sayısının iki kere önemini ifade eden bir sayı. Bir sayısı ‘yaratıcılık ve güven’ i temsil ediyor. Dan Millman ‘Hayatınızın Amacı’ adlı kitabında bir sayısına sahip bireylerin amaçlarının dünyaya pozitif yaratıcı enerji sunmaları olduğunu söylüyor. İki tane bir sayısının yanyana gelmesi, yani onbir sayısı da bu amacı iki kat artırıyor. Bu kişilerin önce güven problemlerini yenmeleri gerekiyor ki dünyaya yaratıcılıklarıyla katkıda bulunsunlar. Bu aynı zamanda benim sayım, ve ben bu sayıyı EĞİTİM’in tanımına uygun buluyorum.

Hiçbir zaman parlak bir öğrenci olmadım. Ama sorumluluk sahibi olduğum için notlarım geçer, zamanında mezuniyet fazlasıyla yeterli oldu…  Hayatta hep öğrenmeyi, araştırmayı, farklı alanlarda bilgi edinmeyi sevdim. Çok okudum. Çizgilerim belirgin olmadı, ama çok sayıda çizgim oldu. Dolayısıyla çizgiden çok desen oluşturdum.

Şimdi de öğretirken çizgileri takip etmiyorum. Eğitim sistemini hiçbir zaman beğenmedim. Ezbere zorlayan, düşünmeyi öldüren, kendi fikrini kabul ettiren zihniyete hep karşıydım. Tabi öğretim kısmında, artık iyi kötü değerleri oluşmuş veya hiç oluşmamış öğrenci kitlesine öğretirken çok zorlandığım zamanlar oldu. Sorgulamayı, saygıyı, empatik yaklaşımları ve pek çok temel değerleri sonradan öğretebilmek çok zor. Oysa eğitim öğretim, temelinde değerler içermeli. Bu değerleri öğrencilere ders araları serpiştirirken rastladığım birçok yazı, video da var kitapların yanı sıra.

Mandela’nın ‘eğitim dünyayı değiştirecek en güçlü silahtır’ sözünün değerler olmadan eksik kaldığı ifade ediliyor. Eğitimin artmasına rağmen dünya daha iyi bir yer değil, insanlar daha mutlu, daha iyi değiller ve sebebi eğitimin artık ‘değerler’e gereken önemi vermemesi…Eğitimle bilgi yayılıyor fakat değerler yayılmıyor. Bhagavad Gita’nın eğitimin temel içerikleri diye saydığı değerler; alçak gönüllülük, kibirsizlik, hoşgörü, (her açıdan) temiz olma, sadelik, kendini (ve nefsini) kontrol etme, kendini farketme ve mutlak doğruluğu arama. Bence bu listeye başka temel değerler de eklenmeli.

Siz bu değerleri çocuklarınıza verin, yetersiz bir eğitim sisteminde bile bir şekilde çocuğunuz kendini bulacaktır.

Keşke çocuklarımız üretmeyen birilerini takip etmek yerine, üreten birilerini, bilgiyi takip etse.

Bilgiye güvenin, bilgiyle yaratın, bilgiyle kalın.

On (dalya)

Bu yollardaki geçen çizgiler
Gidilen yeri bize gösterir
Şu alnımdaki duran çizgiler
Akılsız başa ceza kestirir
Yine bindim arabama
Öyle hızlı gidiyorum ki
Geride kalır aynada hızla geçer tüm gerçekler.

“Ne ayrılık mı dedin” diye bir şarkı cd çalarda
Anlatır senin şu aşk zikzaklarını bana
Yollar yollar, beklediğim
Yollar yollar, içimden geçer
Yollar yollar, terkettiğim
Yollar yollar, asfalt kader

Şarkısını hatırlar mısınız Mirkelam’ın? Çok sevdiğim değerli bulduğum bir sanatçıdır kendileri.

Yollarda olmanın en büyük özelliği çevreyi izlerken beyninin arkasından geçen onlarca düşünce, olay, çözemediğimiz problemler, yapılacakların listesi vesaire bence. Tarlalara bakıyorum, yolda ilerliyorum durgun, sessiz. Kafamdan onlarca geçen şeyden biri ise ‘affetmek’le ilgili. Affedemediğim kişiler, onlarla yaşadığım olaylar geçiyor aklımdan. Üzülmüyorum, etkilemiyor, öylece tiyatro izler gibi izliyorum yeniden… ve gereksiz olduğunu bildiğim halde, düşünceleri bıraktım,… uçuşuyorlar tepemde.

Affedemediğimden mi bu kalabalık düşünceler kafamda? Hep söylüyorlar, okuyorum, “affetmek kendine yapabileceğin en güzel iyilik” diye. Güzel de hiç kinci olmayan ben bu yapılanları neden affedemiyorum? Sanırım cevabını bu yolda buldum.

Affetmek bana seçenek olarak verilmemiş. Karşınızdakinden bir özür, ya da üzüldüğüne dair bir davranış görmeden bu seçeneğin kişiye verilmediğini düşünüyorum. Bizim toplumumuzda inkâr bir yana, suçluyken karşıdakini suçlama ve aşağılamaya varan, zekâ ve duygularla dalga geçen, karşıdakini enayi yerine koyan bir insan yapısı var. Oysa özür ve niyet karşıdakini affetme veya affetmeme seçeneğini o kadar kolay verir ki kişiye ve de yoluna devam etmesini sağlar, kıymetlidir…Yani demek istiyorum ki yaralanan kişiye “yaralanmakta haklısın” mesajı ile duygusunun kabulü affedebilmenin bir yolu.

Bunca analiz…hayret daha yeni bağlantıyı kurdum. Başka yollar da var muhakkak, onu da başka yollarda bulma umuduyla.

Cevaplar bulabileceğiniz yollara çıkmanız dileğiyle…

 

Dokuz (doğurdum olmadı)

Bildiğimi sandığım ama unuttuğum bir şeyi yeniden öğretti ‘Bugün’ bana. Ancak değerleri olan kişi senin değerini anlar, önemser ve yaşatır. Değerleri olmayan kişi ise seni değerli kılarken aslında sadece sana olan duygularını değerli kılıyordur; hissettirdiği ne ise seninle değil onunla ilgilidir.

Sana değer verdiği dönemde sen harikulade bir kadınken, isteklerine ihtiyaçlarına cevap verilir ve sevilirken, nasıl olmuş da yerden yere vurulan bir kadın oluvermişsindir? Acaba o kişinin sana karşı hissettiği duyguda mı bir değişiklik olmuştur, yoksa senin değerlerinde mi değişiklik olmuştur? Bence birincisi.

Çok gördüm değerleri olan kadınların/erkeklerin ayrıldığı eşleri veya sevgilileri hakkında halen güzel konuştuklarını. Belli ki duygular değişse de karşıdaki gerçek anlamda tanınmış ve ne değerde ise o değerde kalmış, davranışlar duygulardan bağımsız olmuş. İşte bu kişiler değerleri olan ve değerleri anlayabilen, bu değerleri kendi hislerine göre değiştirmeyen kişiler. Oysa, değerleri olmayan kişiler ne karşıdakinin değerini anlar, ne de değer verir. Bilmez çünkü. Senin değerin aslında onun sana olan duygusuna verdiği değerden ibarettir.

Ablamın sözü aklımda geldi. Elinde 5 parmak var değil mi derdi. Dört olduğuna seni ikna etmeye çalışanlar çok olacaktır. Sakın kabul etme, pes etme. Tek bir gerçeklik vardır, o da elinde beş parmak olduğu.

Sekiz (∞ Sevgi ve Barış)

Akıl dışı olaylar olduğu zaman ve haksızlıklarla dolu bir dünyada yaşadığımız suratımıza tokat gibi vurduğunda donar kalır susarım. Hemen çıkmaz öfke içimden. Biraz orada durur yer beni içten. Herkesin gösterdiği gösterebildiği tepkiyi alkışlarım onaylarım, bazılarının samimi olduklarından şüphe duysam bile sesleri iyidir derim, çok gereklidir. Bu sefer haykıramadığım tepkiyi yazılara dökebilir miyim diyorum…çok zor… yazacaklarımla hissettiklerimin aynı oranda olmayacağı kesin. Herşey bir yana, konu çocuklarım çocuklarımız, masumlarımız, geleceğimiz ise…

Aslında insanlar korkunç suçlar işleyebilecek varlıklar. Medeniyet bu suç işleme davranışını yok eder mi? Aslında sadece saldırganlığı engeller, şiddeti engeller, davranışı baskılar ama yok etmez.  Çünkü ahlaksız davranışlar bir şekilde gerekçelendirilir. İşte o zaman insanların bu davranışları, yani çoğumuzun insan olmayan dediği davranışları kabule geçmeye başlarız. Çocuk istismarı karşısında olan pek çok kişi bu ahlaki hilelere inanarak istismarın kabulüne geçer. Bir şekilde istismar ettiğini insan olarak görmez. O bir ‘hayvan’dır, ‘haşarat’tır, ‘günah’tır, kışkırtmıştır. Yani bu tanımlarla, istismar ettiğine insan dışı bir tanım getirir.

En basit haliyle, ötekileştirdiklerimiz, inanç yönünden, siyasi yönden, kurban-suçlama yöntemleriyle (‘senin yüzünden’, ‘sen sebep oldun’) istismar ettiklerimiz artık kanıksanmış durumlar. Faile, asıl yanlış yapana odaklanmamız gerekirken, hafiflettiğimiz istismarlar…Ama çocuklarımız, hangi gerekçeyle hangi ahlaki bozuklukla istismar ediliyor katlediliyor? Şimdi faile odaklandık alkışlıyorum, fakat artık bir faile bir olaya odaklanmak, cezalandırmak ve sonra unutmak yerine, bir sonrakinin olmaması adına, bu olayların neden arttığına ve medeniyette neler kaybettiğimize odaklanmanın zamanıdır.

Çocuklarımız zarar görmesin, bizim günahlarımızı çekmesin, öldürülmesin…

 

 

Yedi (kaygı doğruyu yedi!)

Bugün bir şey fark ettim. Kaygılarımın derecesini. Hiç hoşlanmadım kendimden, geldiğim halden. Mügeyle çocukları aldık buluştuk bir AVM de. Akşam üstü çocuklar aç, tabi bir şeyler yediler. Amaç yemek sonrası bowling oynamaları biraz eğlenmeleri, biraz iletişim, arkadaşlık. Malum çocukluğumuzun sokakları yok. Bizim kazancımız da dar ve yoğun zamanlarımızda birbirimize kıytırık zamanlar yaratabildiğim sevgili arkadaşımla vakit geçirebilmek. İşte öyle bir ‘an’ı yaratmak. Bugüne kadar çocuklarla beraber bir şey yapmamışız, biraz ayrı biraz gayrı kendi halimizde çocuk yetiştiriyoruz. Bu buluşma bir ilk sayılır çocuklar için. Dışarıda ilk defa böyle bir ortamda ve spor eğlence adına.

Çocuklar birden kalktılar hadi biz gidiyoruz diye. Ben bir şaşırdım, beraber kalkalım diye yeltenirken Müge beni durdurdu. Ebru bırak gitsinler koca çocuklar niye endişeleniyorsun diye. Haklıydı, inanılmaz kaygılandım, aklıma bin bir türlü şey geldi. Bir an çocuğuma, eğlenmeye gönderdiğim arkadaşlarına, insanlara karşı güven sorunumun sıkıntılı bir hal aldığını fark ettim. Benim ikinci evladım. Birini yetiştirmişim, boyumu geçmiş. Birinciye karşı hiç böyle bir kaygı duyduğumu hatırlamıyorum. En azında ilkokul birinci sınıfa gelene kadar. Neden şimdi? Daha da önemlisi farkına varmadan çocuğuma da yüklediğim ve yüklendiğim korkular.

Müge açıkladı: “Kaygılarını anlıyorum, çocuğunu tehlikelerden korumak istemeni anlıyorum. Eskisinden daha çok kaygılı olmana sebep olan olayları kabul ediyorum. Fakat kaygılar bize ait durumlar, bu durumların çocuğun gelişimini etkilememesi gerekiyor. Lütfen dur, oğlunun büyümesine izin ver. Onun için en iyisini istiyorsun, ama bu onun gücüne haksızlık; sorunları çözebilme becerilerini geliştirmesine izin ver…” dedikten sonra ilgimi çekecek başka bir konuyla dikkatimi dağıtmaya çalıştı…

Bu arada Müge kim? Müge bir anne, öğretmen, eğitmen, psikolog, aile danışmanı…hem de en iyilerinden. Ama benim psikoloğum değil. Daha iyisi…benim can arkadaşım. İyi ki var…

Altı (ders)

Ben akademisyenim, öğrencilerim var yani. Öğretiyorum. Elimden geldiğince, bilgimi, deneyimleri katarak dikkatle özenle insan yetiştiriyorum. Bunun yanı sıra iki tane erkek çocuğumu yetiştirmeye çalışıyorum. Sınıfta kendimi başarılı görüyorum doğrusu, konu ve süre kısıtlı, dolayısıyla bilgi ve duygu düzeyinde öğrencilerime ulaşabiliyorum, fakat evde… kendimi ne kadar başarısız hissediyorum anlatamam.

İletişimde sınıfta kalıyorum, ne yapacağımı bilmediğim ve dolayısıyla yanlış yaptığım o kadar çok şey var ki. Tabi bir de ‘40’ tan sonra annene benzemek durumu var. Gençken annemizde sevmediğimiz ‘çocuğuma asla böyle söylemeyeceğim ve yapmayacağım’ diye ifadelerimiz var. Sonra bir bakmışsın ki kendi çocuğunla sürtüşürken ağızdan aynı kelimeler cümleler çıkarken beynin arkasından sanki bir el çıkarcasına o sözleri tutmaya çalışması durumları. Ağızdan çıkan söz arkadan sözü tutak için uzanan farazi elden çok daha hızlı tabi. Pişmanlık hat safhada ama yapacak bir şey yok, sen annen olmuşsun, nokta. İletişimi doğru yapmak adına ne gereksiz şeyler yaptım. Şimdi doğru yolu buldum. Sonunda çok iyi bir psikolog buldum bana iletişimde yol gösteren. Onun öğretilerini ve deneyimleri zamanla paylaşacağım. Şimdilik bu kadarla yetinin diyeceğim ama bu kadar dediğim bir dünya!

Ders no 1: Olumlu sözle başla olumlu ifade ile bitir. Ders no 2: suçladığı zaman hemen savunmaya geçme, kabule geç. Ders no 3: duygularını tanı ve önemli olduğunu kabullen. Ders no 4: hem sözel hem bedensel dinle ve dinlerken fiziksel ve mental orada ol. Ders no 5: Nasıl hissettiğiyle ilgili soru sor, duyguyu netleştir. Ders no 6: Az konuş, herşeyi açıklamaya çalışma, dinle.

En zor uygulamam altıncısı oldu sanırım!

Beş (5th Element!)

Sevmek ne güzel bir duygu. Sevilmekle taçlanırsa daha da güzel. Nefes gibi. Nefesi almak vermeden mümkün mü? Mümkün ise de kalıcı mı? Nasıl nefes alınır verilirken bir ahenk içinde ve birbirini besliyorsa, sevgi de öyle olmalı. Birinin durması, doğru işlememesi durumunda tüm sistem çöküyor. Hani sevgi beslenirse çoğalarak devam eder deriz ve biliriz ya, işte öyle bir şey.

Bir çoğumuz sevgiyi farklı tanımlıyor farklı şekilde yorumluyoruz. Çoğunlukla ihtiyaçlarımız, egolarımız, hırslarımız çerçevesinde gelişiyor sevgi. Yalın değil, temiz değil. Dolayısıyla kalıcı değil. Sevdiğiniz ve sizi sevdiğinize emin olduğunuz, bunu yanınızdakinin halleriyle, nefesinin kesilişiyle, bakışıyla defalarca gördüğünüz hissettiğiniz kişi bir nimet gibi görünse de acaba bu sevgi hangi değerlerle ilişkili? Sevgi, değerleri olmayan birinden geliyorsa neye yarar? Sevgi eğer güven değeriyle beslenir, sadâkate eş olur, ahlâkla bir olur ise sağlıklıdır. Devamında destek, paylaşım aile hepsi sağlıkla gelir. Yoksa da işte pek çoğumuzun yaşadığı gibi alışkanlık çerçevesinde belki de arka plandaki hesaplarla ağır aksak ilerler ilişkiler.

Vallahi ne yalan söyleyeyim, o kadar sevgisiz kalmışız bırakılmışız ki, kısa dönemli değerlerden kopuk aşkları yaşamayın demek de pek haksızca gibi. Ama ben kendi adıma değerleri olmayan insanların benden uzak olması dileğiyle böyle aşklardan mahrum kalmayı göze alıyorum gibi. Tabi önce sevmek ve sevmeyi bırakmamak her şeyin anahtarı. Ama koşulsuz sevmek, beklentisiz sevmek…tabi ki dikkatli bilinçli sevmek…sana değer veren değerleri olan insanları sevmek…

Sevgiyle kalın…

Dört – Element içinden SU

SU…water…wasser…aqua…diller nasıl ifade etmiş olursa olsun en değerlimiz, sağlığımızın kaynağı. Hayatımda en düzgün tükettiğim sadece bir dönem oldu suyu. Tabi ki ihtiyaç çerçevesinde hepimiz tüketiyoruz da unutuyoruz, yerini başka içeceklerle hatta yiyeceklerle dolduruyoruz çünkü farkındalığımız yeterli değil. Tabi sadece su ile sınırlı değil fakat en önemlisi diye bahsini ediyorum.

Peki hangi dönem dersiniz? İlk hamilelik dönemim: Amerika’dayım, öğrenciyim, birçok yokluk içinde… en önemlisi de “aile”. Yanımda hiçbir aile bireyi yok (kocam dışında). Annem, teyzelerim, kuzenlerim, hatta komşu teyzeler…kızlar yani.. yoklar…bana hamilelik sürecinde faydası olabilecek kişiler yok. Tabi bu yokluk içerisinde kitaplara sarılmışım, kendi kendime öğrenmeye çalışıyorum bilmediğim kulvarlarda sağlıklı yüzmek nasıl olur diye. Sülalenin en küçüklerinden biri olarak ne bir bebek görmüşüm ne de birisinin hamilelik sürecinde bulunmuşum.

Kitaplardaki beslenme bilgilerini uyguladım. Her gün iki ila üç litre su tükettim o dönemde. İlk zamanlar beni kusturdu, cidden, mide bulantılarına hiç iyi gelmiyor, ama yılmadım. Sonraları ancak alıştım. Fakat bir hamilelik dönemi ki anlatamam. Saçlarım gürleşti, cildim hiç bu kadar güzel ve pürüzsüz olmadı. Sebebi hormonlar diyen çok vardır ama ben gerçekten suyun mucizesinin ağır bastığını düşünüyorum. Bilim ve herşey bunu söylerken, ayrıca yaşamışlığım varken neden hala suyu tüketmekte zorlanıyorum bilemiyorum. Çocuğum ve yalnızlığım ve endişelerim su içmeme sebep oldu, ama aklım bunu bilirken neden kalıcı bir alışkanlıkla desteklemiyor şaşarım kendime.

Aslında su içme alışkanlığım bir süre devam etti, sağ olsun oğlum. Doğumdan beş altı sene daha devam etti diyebilirim ve Türkiye’ye döndükten sonra bir iki sene içinde alışkanlığımı kaybettim. İkinci hamileliğim.., yok mümkün değil çok zorlandım su içmekte. Çok kilo aldığım çirkinleştiğim ve çok baş ağrısı çektiğim bir hamilelik süreciydi. Tesadüf mü, hormonlar mı yoksa suyun mucizesi mi bilemeyeceğim. Ben suya inanıyorum. İnanıyorum da!..Bilincinde de olsam, vücudum sürekli suyun eksikliğini de hissetse, bu eksikliği gidermek için iki senedir kendimi nasıl zorluyor olsam da su tüketmek için, oldukça başarısızım diyebilirim.

Ama şunu yapıyorum. Suyu içmeden içine güzel dileklerimi sunuyorum, o düşüncelerin bir şekilde minerallerin arasında yer bulacağına ve içtiğimde beni o güzel enerjiyle de besleyeceğine inanıyorum.

Biraz daha ‘Masaru Emoto’ mu okusam? SU ile ilgili her motivasyon gerektiğinde okumak gerek bence.

Üç (bir, iki, üç…ben)

Ana başlıklarda önceliklerim, bir:çocuklarım, iki:işim, üç:ben…felaket olan araya tonla sokuşturduklarım. Hazır üç demişken ben bencileyin kendim için yapmaya en gayret ettiğim şey…spor…

Telefon geldi pilates hocamdan: ‘Hadi Ebru çok ara verdin saat 7 müsait’ diye. ‘Yetismeye çalışacağım’ dedim ama beyin nasıl bir sebep olsa da gitmesem diye arka planda senaryolar üretiyor, bir savaş veriyor ki sormayın. Gitmen gerek, yok çok yorgunum, ama kendine sorumluluğun, yok aslında sağlığın, sen ihmal etmezsin…ooo uçuşuyor kelimeler olumlu olumsuz ifadeler. Ama çok açım öğlen yemedim ihmal ettim, artı vücut dökülüyor. Bakalım gitmeyi başaracak mıyım? Kafa arkasındaki çatışmayı biraz da sözlere mi döksem alan değiştirsem diye yazıyorum bir yandan.

Kendim için yaptığım en güzel şey pilates derslerim. Özel ders alıyorum yıllardır. Boyun kireçlenmesi dediler ‘doktor mu, spor mu’ diyerek parayı spora akıtmayı daha uygun gördüm. Zamanla pilates hocam sadece spor hocam olup beni zinde tutmaktan öte arkadaşım danışanım sırdaşım oldu. Beni her duygu halimle gören nadir insanlardan sanırım. Az mı ağlamadım, yakındım, şımardım, hırsla spor yaptım, kızdım, muhabbet içerisinde vücut sağlığı. Bence dört dörtlük bir kazanç. Bir saatte beden ve ruh dinlencesi. Geri dönüşümü en iyi olan yatırım. Herkese tavsiye ederim Ama yine de kaldırıp popoyu gitmek zooorrr…

Yatırım demişken, bitcoinden mi bahsetsek…hmmmm bir başka sefere öğrenme sürecimi anlatayım. Şimdi ben pilatese. İlk 20 dakika söylence de sonra keyfime doyum olmayacak biliyorum, öyleyse gidiyorum.