Otuzsekiz (monotip)

‘Hollywood’ yanağım varmış da haberim yokmuş! Bir yaşıma daha girdim! Meğer benim zayıflık dediğim ‘Hollywood’ yanağıymış!

‘Hollywood yanağı’ deyince TV’deki sunucu, merak ettim, izledim neymiş bu öğrenelim diye. Meğer çökük yanaklarla ortaya çıkan elmacık kemikleri moda olmuş. O yüzden küçük bir operasyonla yanakların içinden yağ bezeleri alınıyormuş. Bu yetmiyorsa elmacık kemiklerinin belirginleşmesine, o zaman da o bölgeye dolgu diye başlayıp “A dur ‘Altın Oran’a ulaşalım” deyip çeneye dolgu vesaire diyerek değişime devam ediliyormuş.

Ne zaman yaşlanmayı geciktiren operasyonlardan değişim operasyonlarına yöneldik. Hani aynı saç renkleri, aynı kesimler, benzer tarzlar hem giyimde hem konuşmalarda tamam da… aynı tipi tipe bürünmek…bilemedim. Her kadının kendine özgü özelliklerle güzel olduğunu düşünen bana ters. Hani bu değişikliklere sağlığımız için kendimiz için giriyorsak eyvallah, ama başkası için veya ilgili kazanımlar için giriyorsak, bir durup düşünmek gerek.

Güzeldi bence eskilerin güzellik anlayışı: Fiziksel güzellik temizlikle, bakımlı olmakla tanımlanırdı. Beyaz, lekesiz, ütülü kıyafetler giyilirdi. Temiz bir cilt, temiz saçlar, temiz tırnaklar, bakımlı eller yeterliydi güzellik için. Hollywood yanağı da zaten yanında bonus olarak gelirdi, kadınlar genelde zayıftı bir tüketim canavarına dönüşmeden önce. Nerede şimdi güzelliği bakışlarda bulanlar, ruhtaki güzelliği önemseyenler?

Gülümsemektir yüzdeki makyaj, gülen gözlerle bir bakıştır yüzdeki güzellik, oysa.

Otuzyedi (Eyvallah!)

Empati, diğer kişinin duygularını, nasıl hissettiğini, içinde bulunduğu durumu anlamak diye tanımlanabilir. Yani diğerinin yerine kendini koyarak onun bakış açısıyla olaylara bakması, ve duygu ve düşüncelerini doğru anlamasıdır.

Empati herkes tarafından yapılabilir, istenirse tabi!. Ki, geçmişte empati davranışı bence çok yaygındı. İlişkilerde, ticarette kaybetsen de karşındaki kişinin de kaybını görür, onurla ve sükûnetle durumu kabul eder, saygınlığını korurdu bizim büyüklerimiz. Bugün bu konuda “biraz empati” diye bağıran isyan edenler var ise, işte onlar büyükleri gibi terbiye alan farkındalığı olan kişiler: Yani, karşı tarafın ne söylediğinden çok ne duymak istediğine odaklanan, ya da dinlemek ve anlamak yerine nasıl bir argümanla cevap üreteceğini hesaplayanlardan değil. Bu kişiler artık doğru-yanlış kavgalarına, kendi doğrularını dikte ettirmelere karşı gelenler, önce dinleyenler, anlamaya çalışanlar, çözüm üretmeye çalışanlar ve yollarına devam edebilenler oluyor.

İşte ben de onlardan biri olarak aslında bir alış verişte kaybetmiş, karşıdaki kaybettiği iddialarını ispatlayamasa da onun durumunu da kabul etmiş, empati kurmuş, sineye çekmiş ve ‘Eyvallah’ demiş bir bireyim, an itibariyle.

Aslında dilimizde var olan ‘Eyvallah!’ ifadesinin günümüzdeki gibi gelişi güzel kullanılması değil, anlamında kullanılmasıdır, empati.

Eyvallah…Tabi öyle olsun, Hakk’la kabul ettik.

Otuzaltı (tarif)

Ne zaman koşmaya başladık yanlış hazların peşinden? Nasıl değiştik bilmeden, kuruduk, yitirdik güzellikleri!

Yemek yemek mesela, bir keyiftir ihtiyaçtan öte, yaşamla paylaşımdır, gelecektir. Ama yalnız başına değil, tad almadan değil, paylaşmadan, haz duymadan değil.

Kim değişir annenin mutfağından gelen kokuya lokantadan gelen kokuyu. Tencereye daldıran kaşıkla annemizden an be an yediğimiz sert bakışlara kıkırdayarak verdiğimiz tepkiye kim değişir garsonun düz bakışını. Kim değişir ailemizle oturduğumuz sofrayı boş bir lokanta masasına… Annelerimizi, anne gibi saydıklarımızı ziyaret etmez olduk…

Kim değişir eşiyle sevgilisiyle birlikte mutfakta oynaşarak yemek pişirmeyi, o muhabbette paylaşılanları, bir havalı restoran deneyimine. Yemek beklerken bakılan telefonları, o ‘an’ı birbirleriyle değil sosyal medyayla paylaşmayı kim tercih eder sevgi yüklü bakışlara dokunmalara… Evde yemek pişirmez olduk…

Biz çok değiştik! Ve ne çok şey kaybettik!

Otuzbeş (yapraklı sukulent)

Sabah erkenden gördüğüm bir güzelliğe merhaba deyip şıklığına iltifat etmekle aldığım bir sukulent (anne ve yavru şeklinde) günümü nasıl güzelleştirdi anlatamam.

Hayatımda bazı insanlar vardır, merhabadan öteye geçmem fakat bilirim çok iyidir, güzel insandır. Bu insan da iş yerimde uzaktan uzağa izlediğim, neşeli, güler yüzlü, ahlâklı bir kadın. Ama farklı, farklı olduğu için de önce dışlanmış, geç anlaşılmış ve sonrasında kanıksanmış.

Farklılıklar insanı güzelleştirir, topluma renk katar diye benim gibi düşünenlerden ziyade farklı olanlar tu-kaka diyen bir toplumda yaşıyoruz. Neyse ki tu-kaka zamanla değişebiliyor toplumumuzda bir artı olarak ve sevebiliyoruz, kucaklayıp içimize de alabiliyoruz farklı olanları. Belki de farklılıkları sevenler ve değer verenler pek de az değil düşündüğümüz kadar.

İşte bu farklı güzel insanın sabah bana verdiği saksıdaki bu canlı, öyle hesaplı ya da nezaketen alınan çiçeklerden farklı geldi bana. Kişinin elleriyle büyütüp çoğalttığı ve bir kısmını benle paylaşmak isteyerek mutluluk verdiği ve muhtemelen aldığı bir davranış, sevgi davranışı, bir sevgi alış verişi.

İnsan kalbinin açık olması ve koşulsuz sevebilmesi hep kazandırıyor özünde, kaybettikleri fasa fiso.

Otuzdört (Duygusal Zekâ)

Hep söyledim, halen de söylerim. Biz Türkler zeki insanlarız! Ama sonra sorarım, peki akıllı mıyız?

Akıl ve zekâ arasındaki fark nedir? Zekâ, IQ dediğimiz zaten hepimizde doğuştan var olan, biyolojik, kalıtsal bir durumdur. IQ sayesinde öğrenir, öğrendiğimizden yararlanabilir, yeni durumlara uyum sağlayabilir ve çözüm yolları bulabiliriz. Akıl!… işte o zekâyı kullanma becerisidir. Örneği de sevgili doktora arkadaşım Amerikan vatandaşı Wesley: IQ su yüksek olmayan, ne yaparsa yapsın bizim gibi kavrayamayan, fakat bu farkı kapatma adına ana dili olmasına rağmen hocalarının konuşmalarını kasete alıp defalarca dinleyerek kelime kelime not çıkaran ve bizlerden iki kat fazla enerji ve emek sarf eden güzel insan.

Akıl Wesley’deki boşluğu doldurdu, mesafeyi kapattı…Akıl IQ’yu yendi. Sonuç: Wesley en iyi işi hepimizden önce kaptı. Birinci adım güzel. Eğitim için yeterli geldi sanki. Peki, Wesley iş hayatında ve özel hayatında ne kadar başarılı oldu?

Bizler mesela, IQ yüksek, akıl da şükür var, çok mu başarılıyız? İş hayatımızda, ev hayatımızda, ilişkilerimizde, çocuklarımızı yetiştirmemizde, yaşadığımız topluma katkılarımızda?

Bir de bir zekâ daha var ki bizde esamesi okunmayan…DUYGUSAL ZEKÂ, EQ dediğimiz hepimizde farklı miktarlarda var olan ama geliştirilebilir olan…

Kendisinin, kendi duygularının farkında olmayan, özünden kopuk, hedefleri, motivasyonu şaşmış, stresi yönetemeyen, diğerinin duygusunu anlamayan, anlamak istemeyen, problem çözme becerisi olmayan bir birey, iki artı iki eşittir dört demiş…ne fayda?

Bakalım çevremize, gelişmişlere, insanın değerli olduğu toplumlara…

Duygusal Zekânın fendi

IQ’yu, aklı, haydi haydi yendi.

Otuzüç (Tespih!)

Lise yıllarında meditasyona sarmıştım. Kendimce yoga ve meditasyon yapıyordum. O zamanlar popüleritesi yoktu. Biraz içgüdüsel, biraz deneyimsel ve kitaplardan edindiğim bilgiler çerçevesinde her gün uygulama yapıyordum. Nefes tekniklerini, yoganın basit pozlarını…O zamanlar yazardım da, hem de her gün….Sonra uzun yıllar bunlardan uzaklaştım. Eğitim ve çocuk dışında kendime özel hayatım olmadı. Bu kendimi çok eleştirdiğim bir dönemim oldu.

Son yıllardır tekrar ‘eski ben’e dönüş yaptım sanırım. Yogaya başlayayım dedim, başlamadan bıraktım, bir türlü tatmin olamadım. Meditasyona döneyim dedim, onu okudum bunu okudum, izledim, ve boğuldum. Hep yetersiz, eksik, bilgisiz hissettim kendimi. O kadar çok yoga türlemesi, meditasyon türlemesi çıkmış ki, okumaktan bir türlü başlayamadım, motive olamadım.

Sonra bir gün dedim kendi kendime “Sen ne öğretiyorsun?” Herşeyin aslında özünde basit olduğunu, basite indirgendiğinde ne kadar berrak, dolayısıyla anlaşılır ve uygulanabilir olduğunu öğretmiyor musun? Bir şeyi basit haliyle anlaşılır anlatabiliyorsan biliyorsundur tezini savunan sen değil misin?

Ve tekrar başladım meditasyona. En basit ve yalın haliyle 5 dakika, biraz nefes, biraz ‘ben’. Ay şöyle mekan bul, böyle otur, şu şekilde nefes al dertlerinden uzak, ‘öz ben’ e o kadar yakın.

Meditasyon pek çoğumuz tarafından karmaşık görünür. Pek çoğumuz bu tekniği uygularken doğru yapıp yapmadığını sorgular. Fayda görmek için uzun yıllar deneyimlenmesi gereken bir iç yolculuk olarak düşünür. Oysa hiç de karmaşık değildir. Meditasyon bedeni ve zihni rahatlatan bir tekniktir ve yanlış yapılması mümkün değildir. O yüzden kendinizi hiç üzmeden kolaylıkla uygulayabilirsin.

Tabi, yoga eğitmenlerinden, meditasyon öğretenlerden eleştiri alabilirim bu ifadelerimle. Ne yapalım! Hayat farklı görüşlerle güzel!

Otuziki (Serendipity)

Serendipity tesadüfi olayların ve gelişmelerin mutlu ve faydalı sonuçlara dönüşmesini ifade eden İngilizce bir kelime. Ve benim en sevdiğim romantik filmlerden biri…İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim…yüzünüzde gülümseme eksik olmaz o dakikalarda…aşkın iki insan arasındaki (neredeyse fiziksel gözle görülür bir şey gibi) akışını, umudu, kaderi, heyecanı naif şekilde anlatan bir romantik komedi. Hepimize o kadar yakın, ama çabuk tüketen ve değerlerin yok olmaya yüz tuttuğu çağımıza biraz uzak…izlemeden anlatılamaz.

Nereden çağrışım yaptı derseniz, yazılarımdaki tesadüfi durumlardan…bir de laf aramızda tatlı bir tesadüften…aslında çoğumuz özümüzden kültürümüzden farklı uyumsuz birliktelikler içindeyiz. Uyumsuzluklar sonucu yaşadığımız pingpong topu gibi çarpışmalar içerisinde her ne kadar birbirimize çekilsek de, bir o kadar şiddetle uzaklaşabiliyoruz. İşte o uzaklaşılan süreçlerde çoğumuzun basit beklenmedik bir şekilde özlerine uygun kişilerle bir araya gelebileceğimize olan inancım sonsuz. Hani olur ya son derece tanıdık bir hisle çekilirsin bu aslında hiç tanışmadığın kişiye, gözlerinden kalbine yolculuk edersin zaman kavramı yokcasına. Ayrılıklar da bir nimet içeriyor bu durumda, öyle değil mi?

Güzel insanların hep kendinden epeyce farklı insanlarla birlikte olduğuna şahit oldum yıllardır. Farklı derken de aslında verdiği değerlerden ödün verecek kadar farklı insanlarla birlikteliklerden bahsediyorum. Hassas olanların mesela kaba biraz yıkıcı fakat sahip davranışlı insanlarda güven aradıklarına çok şahit oldum. Zamanla kişinin gerçek doğasını görüp, aradıklarını bulamadıklarında uzaklaştıklarını da. Kızgın ve enerjik insanların sakin insanlarda huzur bulduğunu gördüm. Huzur buldukları insanları yıpratarak uzaklaştırdıklarını da. Bu söylediğim öyle basitçe ters kutupların birbirini çekmesi gibi bir şey değil aslında…

İşte, bu güzel insanların aslında daha meraklı olanlar olduklarını, kendinde ve herkeste farkı merak ettiklerini düşünüyorum; Serendipity ye olan inançlarını. Bazılarımız, belki nispeten daha naif ya da daha cesur olanlarımız, olmazla yaşamaya çalışarak belki de çeşitlendiriyoruz kendimizi. Hani kan karışınca daha güçlü nesiller çıkar ya ortaya, belki de böyle daha güçlü kafalar sağlıyoruz kendimize, sınırlarımızı esnetiyoruz, net belirliyoruz. Tecrübe ediniyor, büyüyoruz. İnanıyoruz bu kelimenin anlamına.

Otuzbir (Ayıp Ayıp!)

Murat Sevinç’in “Toplum nedir, yurttaşlık nedir, hak aramak nedir, kötü muamele nedir, Akdenizlilik ile itlik neden birbirinden ayrılması gereken niteliklerdir? Ve Türkiye ne hâldedir? Tekmili birden, aynı olayda!” diye başlayan yazısını okuduğumda şöyle bir geçmişe gittim. Sanki yazdığı gerçek hikaye bugün yaşanmış değil de 31 yıl önce benim yaşadığım olayla bir dejavu ilişkisindeydi. Lütfen okuyun, okuyun ve düşünün: http://www.diken.com.tr/toplum-degil-kalabalik-akdenizlilik-degil-itlik/

Üniversite birdeyim. Yazın başlangıcında bir kız arkadaşımla ailesinin yazlığına gitmek üzere otobüse bindik. O zamanlar otobüslerde sigara içmek yasak değil. Alışmışız arkadaki dertli arkadaşın sigarayı üflemesiyle yarım saatte bir ön koltuğa yapışıp nefes alma çabalarına. İçmediğin için sende sıkıntı var edasında bir toplumda yaşıyoruz! Neyse, otobüs perondan ayrılmak üzere geri viteste iki metre ilerlemişken çaprazımda oturan genç bir kadın sigarasını edâlıca yaktı. Ben de duramadım tabi ki ‘Hanımefendi bakın herkes sigarasını dışarıda içti otobüse öyle bindi. Hani on dakika sonra yaksaydınız tamam da…’ derken kadın üstüme bir saldırdı!… Gayri ihtiyarı korunmak için havaya kalkan ayağım kadının göbeğinde, yüzüme ulaşmaya çalışan iki el ve pençe şeklinde parmaklar, çılgın kızgın sarı kıvırcık saçları sağa sola savrulan bir kadın ve kadının ifadesiyle saçımın başımın yolunmasını engellemeye çalışan ben…anılarım böyle net. Kadını normal karşılamış kendi haline bırakmıştım diye hatırlıyorum. Asıl sinirlendiğim, yanımıza gelen muavinin yandan çarklı sırıtışıyla sarf ettiği ‘sıkıntı ne’ sözleriyle önümdeki koltuk arkasındaki küllüğü açarak elindeki sigarayı içine silkelemesi idi!

Otobüs dolusu insandan bir kişi bile ses çıkarmadı. O kadın sabaha kadar otobüs şoförü ile sigara içip muhabbet etti ve biz bu normallikler(!) içerisinde sağlıklı(!) bir seyahat yaptık. Bugün Murat beyin hikayesini okuduğumda aslında hiçbir şeyin değişmediğini, geçen otuzbir senede medeniyete doğru bir adım bile atamadığımızı tekrar gördüm, anılarımla yaşadım. Tabi Murat beyin hikayesinin yanında benimki hafif kalıyor, ama tespit benzer.

Eğitim şart. Ama, doğru dürüst yapısal temel bir eğitim; medeniyet içeren, hak hukuk içeren, vicdan, eşitlik, özgürlük içeren. Okur yazar sayısı artmış neye yarar!!!

Otuz (Ot’uz arkadaş!)

Termodinamik kanunlarıyla aşk ve ilişki anlatan bir film izledim dün akşam: The Laws of Thermodynamics (2018) (orijinali: Las leyes de la termodinámica)

Romantik komedi alanında biraz çocuksu ve öğretici, belki de bazılarımıza sıkıcı gelebilecek bir film. Fakat ben çok beğendim. İçinde Einstein, Galileo teorileri ile bilimsel bir yaklaşım ve perspektif sunuyor ilişkilere öz güven problemlerine ve dengesizliklere. İkinci termodinamik kanunu ile de çok soru bırakıyor akılda. Kolayca izlenecek bir film olmaktan çıkıyor, anlamak için biraz düşünme ve bağdaştırma gerekiyor izlediğin komik sahnelerle fizik kanunlarını. Çerez niyetine olmaz yani ama ben oldukça eğlenceli ve doyurucu buldum. Güzel bir akşam geçirdim kendimle ve filmimle.

Hep konuşuyoruz ya ilişkiler üzerine, hep arıyoruz aşkı, bulunca da kaybetmenin yollarına doğru ilerliyoruz. Aslında bunun fizik kanunlarıyla birebir anlatılması heyecanlandırıcı mı, korkutucu mu bilemedim!

İkinci kanun şunu söylüyor: Enerji bir formdan diğerine dönüşürken, bir miktarı daima istediğimizden farklı bir forma dönüşür: Entropi. (Aşkı bulduğunuzda enerjinizdeki dönüşümü ve kontrolsüz sonuçlarını düşünün.) Ya da başka bir ifadeyle, evrende kendiliğinden gerçekleşen bir sürecin enerjisi daima sürecin gerçekleştiği yerden evrene doğru yayılma eğilimi gösteriyor. Yani aşkı bulmak çok mümkün ama bulunca onu kaybetmeye de doğru sizi yönlendiriyor. Beklenen şeylerden ziyade beklenmedik şeylerin oluşması için bizim ve evrenin oluşturduğu süreçler aslında belki de bize hep aynı mesajı veriyor: AKIŞA BIRAK…

Yirmidokuz (Kırık Ayna)

Ayrılma döneminde kocam komik bir şekilde, kaşları hafif kalkmış, kafa bölgesi biraz öne çıkmış, dikkat verircesine, dik dik biraz da boş yüzüme bakar ve bendeki ‘o’ bakışı yakalamaya çalışırdı. Sonrasında da büyük bir hayal kırıklığı bakışıyla bu süreci sonlandırırdı.

Anlaşılan o ki bendeki o sevgi akışını görmeye çalışırdı yıllardır görmeye alıştığı, belki de alışkanlıkla farkındalığı olmadığı o bakışı. Oysa demezdi ki o gözler aslında bir ayna. Zaman gelir, ne görüyorsa onu yansıtır.

Birliktelik çok zor! Karşılıklı ve birlikte çok büyük çaba gerektirir ki yürüsün. Ama önce karşılıklı nezaket, değer duygusu, aşk ve tabi ki cinselliği içerir. Bunlardan bir tanesi bile eksik kaldığında sönmeye başlar o bakıştaki güzellikler. Çaba yavan kalır, teker zor döner. Birliktelikler illa yürümek zorunda mı? Hayır… Şartlar değişir, insanlar değişir, görenler kör olur, körler görmeye başlar. Fakat taraflarda sevgi oldukça, saygıyla birlikte güzel, bilinçli ve medeni ayrılıklar mümkün.

Bilinçsizlik mi bu kadar vahşi yapıyor bizi, sevmeyi bilmemek mi? Seviyoruz, severken kırıyor parçalıyoruz, hangi kafayı yaşıyoruz?