Kırkdokuz (Hikâye)

Küçükken Ömer Seyfettin’in bir öyküsünü okumuştum: ‘Aşk ve Ayak Parmakları’. Mektuplaşma şeklinde ilginç tasarımlı, içeriği de insanları hayvanlara benzeterek sınıflandıran bir adamın itirafları şeklindeydi. Ortaokuldaydım sanırım, çok ilgimi çekmişti. Öykünün yanı sıra, okuduğum zamanki yer, zaman, çevre, kitap, şekil, bilgileri düşüncelerimde o kadar net ki anlatamam.

Geçenlerde çok değer verdiğim bir arkadaşım bal porsuğu hikâyesini anlattı bir sohbetimizde. Youtube da videosunu da izletti. Meğer fenomen bir varlıkmış kendisi. Diğer adıyla ‘honey badger’ ya da orijinali ‘Mellivora capensis’.  Derisi son derece kalın, bal seven, küçük cüsseli bir hayvan.

Her ne kadar Ömer Seyfettin’in öyküsü gibi insan-hayvan arasında sürekli bir benzetme ilişkisi kurmasam da, davranışsal anlamda gayri ihtiyari benzetme işlemine girişti düşüncelerim. Hani deriz, “tam bir hayvan”, “ay çok şeker tavşan misali”, “inek misin oğlum”, “kuğu gibi kız”, “öküze bak” vesaire…bana özel değil yani bu benzetmeler…Herneyse,…insanları eledim, çünkü birebir benzeyeni bulamadım ve ülkelere geldim, ortalamaya yönelerek. Türkiye’yi, bu topraklarda yaşayan insanları düşündüm. Acaba benzer özellikler gösteriyorlar mıydı? Olumsuz vahşi hallerinden ziyade, atarlı özellikleri daha çok dikkatimi çekmişti sanırım. Özellikle sokulacağını bile bile kobra yılanına yemek üzere saldırması, peşine sokularak zehrin etkisiyle kendinden geçmesi ve bir süre vücudu zehirle boğuştuktan sonra kendine geldiğinde yemeye devam etmesi…düşünmeden edemedim hangi coğrafi bölgemiz daha yoğun beğeni verirdi bu videoya?! Kitap okumayan, belgesel izlemeyen insanlarımız tarafından fenomen hale getirildiğine göre, oldukça çok benzerlik yakalamış olmalıyız.

‘Atarlı’ davranışlarımıza dem vuruken, bundan biraz da keyif alan, övünen varlıklarız biz. Bizi biz yapan öğeler diyoruz garip bir şekilde, başka değerli öğeler dururken. Oysa, duygusal zekasını doğru kullanan bireyler olsaydık, duygularımızı tanır, kontrol eder ve ‘atarlı’ davranışlarımızla diğer bireylere zarar vermemiş olurduk. Nitekim pek çok iyileşmenin yanı sıra kadına şiddet, çocuğa taciz de azalırdı. Oysa IQ su bu kadar yüksek kafası iyi çalışan insanlarımızın EQ sundaki, yani duygusal zekasındaki sıkıntı ne? Bir çözebilsek!.

Duygusal okur-yazarlık…kaçımızda var?

Ellisekiz (dilemma)

Nasıl bir ikilemdir, için kaynarken dışındaki sakinlik! İnsanlar vardır sakin sulara benzer. Güneş vücudunu ısıtırken, doğanın sesleri kulağında, biri eğilir suya doğru… bakar kendini görür o sakin suda. Güneşin sıcaklığı, giysilerinin hafifliğiyle güzel bir duyguya bürünür o kişi. Kendine bakmaya doyamaz, suyun güzelliğiyle birleşir bakışı, kendini daha bir güzel bir görür. Su gibi hafifler kişi; sakinlik, huzur ve umut kaplar yüreğini.

Ama su aslında ağırdır. Yansıtmasının sebebi ağırlığıdır. Kim bilir neler vardır içinde kıpırdaşan, dibinde yatan. Kim bilir belki derinliğinde yüzeye çıkmaya çalışan ne sıcak buharlar vardır. Belki de bu su içeriden içeriye fokurdayan ağır metaller içeren, hatta bu sebeple yüzeyde daha da durgun gözüken gerçek bir yanılgıdır.

Kişi vardır… suyun derinliklerinden çıkan kabarcıklarla bozulan yüzeydeki görüntüden uzaklaşan. Çünkü kişinin kendi güzelliğini yansıtmıyordur artık ve o kişi aslında sadece kendini güzel görmek için o suya öyle güzel bakıyordur.

Kişi vardır… suyun derinliklerinden çıkan kabarcıklarla bozulan yüzeydeki görüntülerle mest olan, ve daha dikkatli daha anlamlı bakan; merakla oluşumları izleyen ve bu oluşumlarda güzellik gören. Aslında kendine değil karşısındakine bakan.

Elliyedi(tarifsiz tariflere devam)

Hani deriz ya ‘iyi-kötü’, ‘güzel-çirkin’, ‘doğru-yanlış’ kavramları biraz göreceli, toplumsal olgulara göre oluşur, özetle ‘neye göre – kime göre’ değişir, diye…

Çünkü her insan hem iyidir hem kötü, hem güzeldir hem çirkin, hem doğrudur hem yanlış. İyi-kötü davranışsal durumdur o zaman. Güzel-çirkin ise görsel, görsel ise algıdır. Doğru-yanlış ise ahlaki toplumsal kurallara göre tutumlardır.

Hadi o zaman tarifsiz tarifler yapalım bu kavramlara…

İyi kötüyü ayırt edebilmek için size Tolstoy’un sözünü öneririm. “Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.”

Güzeli çirkini ise belki de Lao Tzu’nun, iyiyi kötüyü de içeren, sözüyle ayırt etmek gerekir. “Dünyada herkes güzel olan şeyleri güzel olarak bilirse, çirkin olan şeyleri de tanır. İyi olan şeyleri iyi olarak tanırsa, fena olan şeyleri de bilir.”

Yine Tolstoy’un bir sözüne dem vurayım doğru-yanlış için:” İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

Ellialtı (adım geriye)

Hayret ederim kendime bazen. Gerçekler apaçık önümde durur ve yaşanmışlıklarla defalarca tecrübe edilirken, ben halen nasıl görmem diye. Kim bilir belki de görmemezliğe gelirim…altında artık nasıl sebepler yatıyorsa! Öyleyse de bilinç dışı yaptığım bir şey olmalı. Çünkü o gözüme gözüme sokulan kocaman resmi görmezken (veya görmezden gelirken) o resmin ayrıntılarında boğulurum.

Mesela inanılmaz hata yakalarım; gerek romanlarda yazım hataları, uzun kitaplarda mükerrer ifadeler, hele filmlerde…tekrar kareler, sahneler içinde atlamalar, ayağının duruşunun anlık değiştiği ve montajcının yakalayamadığı sahneler…hem de inanılmaz bütçeli filmlerde…

Herhalde garip bir miyopluk içerisindeyim.

Hiç Monet’nin tablolarını gerçek hayatta gördünüz mü? Ben gördüm…Devasa tablolara yakından baktığınızda inanılmaz bir renk cümbüşü vardır ve gördüğünüz, şekilden uzak karmaşık bir resimdir. Sizi alır götürür. Anlamaya çalışırken daha da yaklaşabilir ve sadece renklere odaklanabilirsiniz. Ancak geriye doğru onlarca adım attıktan sonra uzaktan baktığınızda resmi anlayabilirsiniz.

İşte tam söylediğim şey bu: Büyük resmi görmek yerine ayrıntılarda kaybolmam. Oysa gerekli olan, olduğun o yakın ortamdan uzaklaşıp, belli bir mesafeden tekrar o resme bakmak ve gerçekleri çok daha net görmektir. İnsanın o sırada yanında bilgili, tecrübeli, dürüst birinin olması belki de gerekli bakışı daha kısa zamanda doğru noktaya yönlendirmeyi sağlayacaktır.

Bu bana bir deyimi çağrıştırdı. “Şeytan ayrıntıda gizlidir”! Yok, Ahmet Ümit’in kitabı değil çağrışan…Şeytanla yakından uzaktan bir akrabalığım da yok, kendisini tanımam…Bence benim bu durum tam anlamıyla “Tanrı ayrıntıda gizlidir” deyimine tekabül ediyor. İyi de fark ne?

“Tanrı ayrıntıda gizlidir” sözü aslında diğerinden önce Almanlar tarafından ifade edilmiş bir deyim.  Sonra Amerikalılar tarafından “şeytan ayrıntıda gizlidir” sözüne dönüyor ve genelde hep bu deyim kullanılıyor. Oysa ikisi çok farklı ve birbirini belki de tamamlayan ifadeler. “Tanrı ayrıntıda gizlidir” ifadesinde aslında ayrıntılara baktığında güzeli, doğruyu, aşkı, özeli görürsün derken, “şeytan ayrıntıda gizlidir” ifadesinde yeterince detaylara bakmadığın durumda zarar görebilirsin diyor, yani ilki pozitifi yakalamayla ilgiliyken, ikincisi negatife maruz kalmayarak pozitife ulaşma amacı güdüyor.

Bu durumda, benim deyimim “Tanrı detaylarda gizlidir”. Ama iyilik olmadan kötülük olur mu? Yin-yang misali biri karanlık diğeri aydınlığa bakarken nasıl ayrıştırılabilir bu sözler?

Ellibeş (derece astroloji)

Her ne kadar astronomi gibi bilimsel temellere, kâinatın gök cisimlerinin mesafeleri gibi konulara dayanmasa da, astroloji deyip geçmemek gerek, ne de olsa altında büyük bir gözlem var. Yani astrolojide gök cisimlerine mesafeler önemsizken, dünya ve gök cisimlerine açısal farklılıklar, göreceli konumlar önemlidir. Bireysel toplumsal istatistik analizleriyle dünyevi olayların gözlemlendiği ve gök cisimsel geometriyle bağdaştırıldığı bir yöntemdir. ‘Burç’ ya da ‘Horoscope’ kelimesinin Yunanca ‘Horoskopos’ kelimesinden geldiğini ve ‘hour watcher’ yani ‘saat izleyicisi’ anlamına geldiğini biliyor muydunuz?

Küçükken sarmıştım astrolojiye (pek çok içsel yolculukla birlikte). Bir arkadaşımın doktor ağabeyi çok meraklı ve bilgiliydi. Kocaman kitaplarıyla inanılmaz çalışırdı astroloji üzerine. Çok kabul görmeyen, eğitimi olmayan bir alanda sebatla kendi öğrenirdi. Ben de öğrenmeye başladım, insanların biraz alaycı biraz önyargılı yaklaşımlarını sevmediğim için konusunu pek açmadım ortamlarda ve aslında pes de ettim öğrenme konusunda. Teknoloji ilerledi, daha sonraları kendi kendime ‘online’ önemli kaynaklardan astroloji, astronomi dersleri aldım. Fakat bende kaldı. Sadece meraksal alanda yer aldı.

Aslında analitik tarafı ağır basan bir insanım. Hayata ve bilgiye merakım sürecinde güçlü spritüal tarafımın analitik tarafımla çok çatışması olmuştur. O yüzden önce kendi üzerimde deneyimlerim ve analitik bir tarafını bulduğumda öğretmek isterim, paylaşmak isterim. İşte hayatıma yeni bir değer oldu Aylin bu tarafıyla.

Dün bir dostum beni bir arkadaşıyla tanıştırdı. Adı Aylin. Olağanüstü güzel bir enerjisi var. Astrolojiye olan bilgisini, becerisini, doğallığını, yeteneğini ve eğitimini ve her şeyden önce ahlâkını sevdim. Sevdiği için bu işi yapan, ticaretle bilgiyi kirletmeyenlerden. Az sayıda ve eli öpülesi dediklerimizden.

İnanılmaz doğru analizci. Öyle popüler astroloji değil bahsettiğim, bilimsel astroloji kategorisinde. İsterim herkesle paylaşabileyim kendisini. Zamanla belki, kim bilir kendi kişisel eğitimlerimize dahil edebilirim. Ciddi olarak düşünüyorum ama biraz sindireyim önce.

 

Ellidört (tarifsiz tarif – dört element)

Suyun verdiği doyumu ve sakinliği, dökülürken yarattığı huzuru,

Odunun verdiği güveni, oluşturduğu sıcaklığı, yanarken çıkarttığı seslerle bizi daldırdığı güzel hayalleri,

Toprağın verdiği bereketi, doğduğun topraklara attığın adımlarla gelen tarifsiz mutluluğu,

Havanın hissiyatı, kokusu , varlığıyla yaşamın bir parçası olduğumuz gerçekliğini ne yener bu dünyada?

AŞK?

Sağlıkla ve sevdiklerinizle tüm bunların farkındalığı ve yaşanmışlığı tarifsiz…Hep bu tarifsiz duyguları yaşayacağımız yıllara merhaba…

Elliüç(dakika dinleme!)

Çocukluğumda çok kitap okurdum, canım babam bana kitap yetiştiremezdi. Türk masalları vardı içlerinde, biri ciltliydi bana hediye ettiği, kıymetliydi. Hayaller dünyasında yüzen bir kız olduğumun çok bilincindeydi, doyuruyordu beni güzel babam.

Sanırım o masallardan biri olmalı aklımda kalan…prens bir gece sabaha doğru bahçeden gelen melodilere uyanıyor. Bahçeye çıkıyor, güzel bir kız dans ederek mırıldanıyor bir şarkı, avucunda güller. Prens aşık oluyor kıza ve tam kendini göstermek üzere saklandığı duvarın arkasından çıkarken gün ağarıyor ve kız kayboluyor. Aynı yere ertesi gece gidiyor, gece boyu bekliyor, uyumamak için direniyor ama uyuyakalıyor. Ertesi gün aynı duruma düşmemek için bıçağın ucuyla parmağını kesiyor ve üstüne tuz basıyor. Uyanık kalmayı başarıyor. Sonrası mutlu son olmalı hatırlamıyorum. Ama bana bunu çocukluğumdan getirip önüme koyan ne?

Sanırım değer için göze alınanlar. İnsan bir “değer”dir, bunu size hissettiren kişi de “değerli”dir.

Ne kadar değerlidir “dinlenilmek”… Beni gerçek anlamda dinleyen tek bir erkek oldu ömrümde. Dinleyip cevap veren… dikkat, ‘ihtiyaçlarım  doğrultusunda hareket eden’ demiyorum. Dinleyip anlamaya çalışan, sözlerimi önemseyen biri.  Asla altında buzağı aramayan, açıklık bulup oradan egosunu, korkularını tatmin etmeyen, yargılamayan, kendini aşmış biri. Oysa, bambaşka bir kültür, başka bir din, başka bir dildi. Fakat gönülden biriydi. Öyle ki, geç vakitler telefon konuşmalarında, nefes alış verişlerinden anladığım kadarıyla ara ara uyuya kalan ve uyanık durmak için elinden geleni yapan, tamamen beklentisiz bir insan. Hiç bir duvarım yoktur o kişi için. Korkusuzca ruhumu açtığım bir insandı. Hayatında hep mutlu olmasını diledim ve hâlen dilerim her neredeyse. Benim ruhuma merhem olmuştur, inandırmıştır beni, almak için değil vermek için veren insanların da var olduğuna. Oysa ki, ona ne gönül bağım ne de zihinsel bir bağım var, ama halen ruhumla bağlıyım, çocuğum gibi, abim, annem, bir dostum gibi.

Uzun yıllar birlikte olduğum insanın bedensel, şimdi önemsediğim bir insanın sadece zihinsel olduğunu görüyorum. Bunu çoğaltıp bütünde kabul etmemeyi sonunda öğrendim…çünkü lazım olan ruh. Pek bir aksak giden ilişkilerle farkındalık yarattım zaman içinde ve sonuçta bir bütünden ruhu, bedeni, ve zihni ayrıştırabildim. Doğru,…biz kadınlar zeki erkekleri severiz, sohbetleri zihnimizi okşar. Güzel seven sevişen erkekleri severiz, bedenimizi okşar. Bizi duygu seline boğan erkekleri de severiz, kalbimiz heyecanıyla gençleşir. Peki ya ruhumuzu okşayan adamları? Değerimizin hakkını verenleri? Yani, en değerlileri!?

Elliiki (dakikadaki filmin sonu)

Bir film izliyorum. Kadın seviyor adamı. Adam da seviyor gibi doğrusu, ama daha emin değilim, filmi ortasında açtım. Adam kadınla vakit geçirmek için çaba içerisinde, sözler veriyor, programının aralarına sıkıştırıyor buluşma vaatlerini. Kadın da ona cevap vermek adına onca işinin arasında plan program yapıyor.

Sonra o sözünü ettiği zamanı yaratmıyor adam, haber bazen veriyor bazen vermiyor kadına. Kadın bir şekilde o beklediği zamana başka işlerini sıkıştırmak zorunda kalıyor, düzeni şaşıyor.

Bir, iki, üç…pes dedim. Aynı terane…

İki tip insan var bu bağlamda. Naif olup ancak tecrübelerle zaman içinde öğrenen, bir de doğuştan gerçekleri net görüp iyi bir muhakemeye sahip olan ve zamanında harekete geçen. Zaman öyle bir şey ki, birinci gruptan da olsanız, merak etmeyin ikinci gruba bir şekilde geçiliyor. İlk grupta  yer almanın bir tesellisi var yani!

Kadıncağız anlayış göstere dursun izlediğim filmde, bizim “öküz” diye nitelendirdiğimiz davranışlara sessiz sabırlı bir duruş sergilesin, nihayetinde Avrupa filmi, ben geçmiş dosyalarıma bakmaya başladım kafamdaki kütüphanede. Kalın bir klasör çıkardım yukarıdaki raftan, üstünü üfledim, ve açtım okudum tecrübelerimi. “Bu kadından da beter miymişim acaba” diyerek, filmin sonunda karşılaştırmak üzere koydum kayıtları önüme.

Filmdeki adam kendi normlarında sevdiği ve vakit ayırdığı için kadının sessizliğini anlamsız da görse, aslında niyetinin o olmadığını ifade de etse, benim bu davranıştan anladığım, adamın özellikleri ve adamdaki kadının yeri. Değersizlik öğeleri…

Filmin sonunda kadın, klasördeki benden akıllı çıktı. İzin vermedi adamın boşluk doldurma adına onunla vakit geçirmesine. Kendi programına asla almadı adamı, adam değer gösterene kadar. Yani, üçüncü tecrübeden sonra duvara çarptırdı adamı. Adam farkındalık geliştirdi. Adı üstünde film tabi, beklenen mutlu son…

“Tüh” dedim kendi kendime, “kaplumbağa hızındaki birinci halimden halen çıkamamış mıyım yoksa, o tozlu klasöre mi girecek bugünlerimin kayıtları. Yok olmaz, benim çoktan ikinci evrede olmam gerek”…

Yılın en uzun gecesi olan bu gecenin aydınlığında hepimize ikinci evre diliyorum 🙂 Herkesin birbirini dinleyeceği, duyacağı , değer vereceği günlere…aydınlığa…

Ellibir (Kahkaha)

İçim kıpır kıpır, bulmuşum değerli bir taş, nereye koyayım bilemiyorum.

Sanki beni bul dercesine parlayan, beni belki de yolumdan çeviren, ışığıyla biraz da büyüleyen taşı koydum cebime. Götürdüm evime. Şimdi de yer bulamıyorum. Buraya koysam, daha iyisini hak ediyor, başucu yapsam, bilmem hak ediyor mu? Kafam karışık. Getirmese miydim eve diye düşünmüyor değilim. Aslında bana parlamıyor muydu? Kurduğum o gizli bağlantı bir yanılgı mıydı?

Yok olmaz bu yaşta bu karışıklık hiç çekilmez. Net olmalı hayat yorgun yılların üstüne. Karıştırıp kafayı yormamalı. Belki de tam olarak bu değil mi yalnızlaşmamızdaki sebep? Birlikte her türlü savaş verilir diyen ama her savaşı kendi kendine vermiş olan ben bu noktadayım. Netlik oysa, her tadı, her sesi, her düşünceyi tadında yaşamayı sağlar.

Dostluk da netliktir aslında. Şu anlattıklarımı dakikalar önce dostuma anlatırkenki netliğim bir başkaydı tabi. Dostluğun en güzel yanı ne biliyor musunuz? Korkusuzca hatta çok eğlenceli bir şekilde en zayıf, en garip yanlarınızı paylaşabilmek, dalgasını geçebilmek. Yaşadığınız, yaşayamadığınız, hissettiğiniz ama gösteremediğiniz her türlü saklı hazinelerinizi, hayallerinizi, biraz da fütursuzca anlatabilmeniz. Karşılığında da beraberce geçilen dalgaların, tavsiyelerin, desteklerin vesaire peşine ne geliyorsa…hele atılan o kahkahaların değeri ölçülemez.

Aslında her derde deva, bir dost. Şekli rengi cinsiyeti de fark etmez hem. İster kız arkadaş, erkek arkadaş, ister anne, baba, kardeş, ister kedi, köpek, müzik, hatta su…suyla paylaştığımız, suya döktüğümüz kalp acıları az mı?

Ve elimdeki kalem…bu kalemle yazdıklarım, paylaştıklarım. Kalem ki, bir dosttan hediye.

Elli (Özür)

Dün akşam trafikte içimdeki canavarı zapt etmeye çalışırken beklenmedik bir şeyle karşılaştım!

Tek şerit üzerine gidiş geliş bir kestirme köy yolu son aylardır çok cazip şoförlere. Sabahları kuzey istikametinde “önümdeki-yanımdaki ne biçim sürücü beceremiyor yol kesmeyi” diyerekten bir şeritten üç şeride çıkarak dönüş yapan, “sağım solum önüm arkam hepsi benim” diyerekten 10 metre sonra herkesi sıkıştırarak en az beş arabanın devre devre önünü kesen, akşamları güney istikametinde ara açıklıklar bulup 30 metrelik gereksiz ikinci şeritleri oluşturarak ilerleyen ve “Ay tüh, mecburen kesiyorum” hallerinde yol alan pek becerikli ve süper zeki (!) sürücüleri bir arada görmek istiyorsanız adres verebilirim. Hani klasik trafik hallerimiz; saygı, kural, akıl, beraber yaşamanın gereklilikleri hak getire, orası kanıksandı fakat burada daha dar bir çemberde “her şey dahil” tadında bir trafik. Ama durun! Asıl şaşırtanı anlatacağım.

Çok sakinim. Çünkü biliyorum bir kısmı üniversite öğrencileri, benim öğrencilerim. Yol verebildiklerime veriyorum. Bu genel durumum. Fakat, dün akşam sağdan sıkıştıranlara dikkat ederek ilerlerken, soldan yani karşı şeride çıkıp belki 50 arabayı bu şekilde geçmiş bir aracın solumdan sıkıştırarak beni sağdaki boşluğa atma saygısızlığında sakinliğim dibe vurduğu gibi, içimdeki canavar merdivenlerden hızla çıkmaya başladı. Nabız artışıyla yaşadağım bir çatışma kendi içimde, “boş ver” diyen… bir diğeri “haddini bildir” diyen. Öyle karşıyım ki trafik canavarlarına, onlardan biriyle karşılaşınca benzememeye gayret ediyorum oysa.

Muhatap olmadan yavaş yavaş ilerleyen trafikte sola sınırda, ama asla sağa yanaşmayarak, ayna temasıyla devam ettim. Hooop sonra sağdaki anlamsız boşluğa da bir araç girdi. O boşluğa nasıl sığdı, bir muamma. Tek şerit hak, üç şerit 20 km hızla dur kalk bir arpa yolu ilerliyoruz. Şaka gibi! Herhalde heyecan arayışındayız! Tabi 5 metre sonra sağdaki kaldı, soldakiyle yağmur altında karanlıkta sessiz savaşa devam ettik bir 15 metre daha. Bendeki sakin ayna temasından mıdır nedendir bilmem, solumdaki durdu birden, bana yol verdi, kendi şeridime geri geçmem için. Yavaşça yerime geçtim aheste trafikte.

Acayip bir duygu aptallığına büründüm. En beklemediğim hareketti. Öfkem bir anda yok oldu. Öyle ‘başardım, direttim kazandım’ gibi bir duygu değil. Biraz utanç bile vardı duygularımın kenarında. Gülümsedim kendi kendime, teşekkür ettim adama, beş dakikadır kızgınlığımı kontrol ettiğim adama, akşam yorgunluğunda nabzımı yükselten haklarımı çiğnemiş adama.

Ne hikmettir kabul görmek, özür dilenmesi gerek sözle gerek davranışla, hiç fark etmez. Nasıl güzel bir duygu fark edilmek, geri adım atılmasını izlemek, geri adım atmak, haklı haksız fark etmeden…o çıktığın, çıkartıldığın öfke merdivenlerinden inmek.