Seksensekiz (groundhog day / sevgi günü)

Bugün sevgi(liler) günü…her gün yaşanması gereken bir duygunun farkındalığını bir güne sıkıştırmanın manasızlığı kazanç sağlamaktan başka ne olabilir ki…

Sabah erken bir saatte uyandım. Bu günün insanların üstünde yarattığı anlamsız baskıyı düşünürken aklıma çok sevdiğim bir film geldi…”Groundhog Day”. Bill Murray’in Phil Connors karakterini oynadığı bu eski film en sevdiğim filmlerden biridir ve en çok seyrettiklerimin arasında birinci sırada yer alır. Her sahnesini ezbere biliyorum desem yalan olmaz. Komedi olarak nitelendirilir (yönetmenin de ısrarcı olduğu), oysa içindeki nüanslar, felsefe ve psikolojik çıkartmalar (Bill Murray’in ısrarcı olduğu) dikkat çekmelidir bence. Yönetmen oyuncu çatışmasının şiddetli geçtiği bir film örneğidir aynı zamanda.

Bencil, kaba, negatif, şükür bilmeyen, farkındalığı olmayan, an’ı yaşamayan bir adamın kadersel olarak bir güne hapsedilerek aynı günü sürekli yaşamasıdır ana konusu. Önce anlamaz aynı güne uyandığını. Bir iki gün sonra beyninin kabul etmediği bu durum yüzünden bunalıma girmeye başlar, intiharlar eder, ama her uyandığında aynı günü yaşamaktan kurtulamaz. Sonunda madem bu güne sıkışıktır, günü gerçekten yaşamaya karar verir. Evsiz birine yardım eder; kaba davrandıklarına iyi davranmaya başlar; çevresindeki güzellikleri, iyilikleri fark etmeye başlar; şikâyeti bırakır ve bu güzellikleri yaşamaya başlar. Kendini geliştirir, piyano çalmayı öğrenir, aşık olur, aşkını fark eder, onu elde etmek için inanılmaz çaba sarf eder, baktı olmadı tüm kasabanın sevgilisi olmayı seçer ve başarır bir gün içinde sıkışık bile olsa … fakat aslında hala bencildir. Yaptığı onca pozitif davranış hala kişisel arzular içerir, bütünün hayrına değil, kendini iyi hissetmek adınadır. Ne zaman kendini bırakır, tüm samimiyetiyle tüm kalbiyle bir gün yaşar umarsız, ertesi güne ulaşmıştır uyandığında, aşkı yanında.

Değişim isteyen birçok insanın değişime uğramamasındaki sebep de tam bu. Farkındalık olsa bile tüm kalbiyle bu değişimi istemez çünkü: Kontrolü bırakmazsa, sabır göstermezse ve suçlu ararsa, başkalarının tekâmülüne müdahale eder, istemeyeni şifalandırmaya kalkarsa, negatif egolarından kurtulamadı demektir. Değişmez, değişemez.

Film aklıma gelince anılarım canlandı… bir günde sıkışık kalan değer verdiğim bir adamın bir gün o günden çıkıp çıkamayacağını düşündüm istemsiz…

Hayatımın bir döneminde bir ilişki yaşamıştım. Benzersizdi, çünkü kendi kocaman, ruhu çocuk bir adamdı. Terbiyeli, özenli, çocuksu saf ışığı vardı onun göremediği, benim gördüğüm. Önce arkadaş olarak sevdim. Sonra da kalbim o samimi ve çocuk ruhunu sevdi. Bir bedeli vardı bu karakterin… dürtüsel ve çukurunda olması. Gördüm bedeli, bildim ama serbest bıraktım, korumaya almadım kalbimi kontrol etmedim. Ayrıldık nihayetinde, göz açıp kapayana kadar bir zaman içinde. Arkadaş bile kalamadık.

Bana dedi ki, “en doğrusu bu, ben kendi başa çıkamadığım problemler içerisinde seni değersizleştirmek istemiyorum”. Kendini çok haklı ve bana değer verir görüyordu bu söylemiyle aslında beni değersizleştirirken. Oysa benim adıma ikimizin ilişkisini kontrol etme hakkı yoktu, ilişkide yok sayarcasına beni üzdü, uygulama şekliyle de kırdı geçti.

Oysa ki, bana adım atmıştı ne hayallerle, o bildiği yaşadığı çukurdan çıkmak adına, ben onu tutarken yukarıda sıkıca, o kendi istemiyle elimi bıraktı, saldı kendini geriye, çukuruna düştü elleri havada onu yakalamak için bekleyen çukurdaşlarına, hep oynadığı ve acımasızca eleştirdiklerine. Önce bir rahatlama… alıştığına geri dönme, çukurdakilerin çeke sündüre içeriye geri aldıkları adamı kucaklamaları… Tevekkeli değil ortak yönleri çoktu… Sonrası kısır döngü… aynı çukurda olduğunun farkında olmalar ve rasyonelize için kendi kendine olumsuz olumlamalar…vesaire…

Yazık oldu duygulara, ziyan oldu. Derdi, ben duygularıyla hareket eden bir adamım, bundan mutluyum. Duygularını kaybetmemek adına dürtüsel davranışlarını kontrol etmediğini düşünürdü. Oysa aksine asla duygularıyla hareket etmiyordu. Kontrolcü ve insanların ona biçtiği rollerde olduğu için duygularını hiçe sayıyordu ve o duygularla yaşamayı kendine uygun bulmuyordu… bu kontrolcülüğü hayal kırıklığına, hayal kırıklığı öfkeye, öfkesi davranış bozukluğuna yol açtığı için davranışları eleştiriliyor ve tüm sevdiklerini ona saygı göstermedikleri için kırıp geçiriyordu.  Kendine böyle durumlarda herkesten uzaklaştırma cezası veriyordu. Kendini çocukça haklı gösterme şekli…kendine ve diğerlerine. Hazır herkesi kaybetmişken kendindeki duyguyu da kaybetmek adına sorunsuz ilişkimize de ceza kesti kendine özel sebepler bahanesiyle. Bitirdi aslında bitiremeyeceği bir duyguyu. Rasyonelize etti, sana iyilik yaptım diye. Ben de sessizce izledim, içimde heyelanlar.

Bilinçaltı bilir çukurunu, kurtulmak ister, zaman gelir uzatır elini, başlatır sancılı süreci. Önce bir heyecan hayaller umutlar, çukurdan seslenenler, çekiştirenler, zordur süreçte kalmak… kararlı kalan zoru başarır, bir zaman sonra görür dünyayı ufukları… çabuk pes eden düşer geri, kolayı seçer, sancıyı da ne yazık ki uzun uzadıya çeker. Kalır sıkışmış o tek gününde…

Seksenyedi (çamur)

Bazıları var sığ sularda oynar, bazıları var derin sulara dalar…

Sığ sularda oynayanların sayısı pek çok. Güç alır diğerlerinden, rasyonelize eder ve zanneder hayat böyle gider.

Oysa sığ sularda oynadığı yer bir avuç çamur, derin sularda bulacağı belki de bir inci tanesi.

Sığ sularda iki oynarsın sular bulanır olur çamur, bir durursun durulur…a dersin temiz…iki daha oynarsın aynı çamur. Oysa derin sular berrak, durağan, sağında solunda gerçek. Korkutucu, yadsınmaz… cesaret ister, çünkü sessiz, kendinle baş başa kalacağın alan. Kendini sevmiyorsan nafile hemen nefessiz kalıverirsin…ama bir cesaret edip nefesini tutarsan, bir o kadar da ödüllendirici heyecan verici.

Nerede oynamak istersin?

Seksenaltı (doğum)

Bir doğum, bir ölüm…

Hiç de değil. Fiziken bilinçte doğuyoruz, ama doğumla ölüm arasında aslında defalarca doğuyoruz…Ergenliğe doğuyoruz, aşka doğuyoruz, ayrılığa doğuyoruz, farkındalığa doğuyoruz. Başkalarının değişim dediği şey aslında doğum değil de ne? Sancıları ne bedel?

Doğum sürecini hakkıyla yaşayan aslında tam yandığı için küllerinden doğuyor, değişim tam oluyor. Süreç direnmeyle birlikte gerçekleşiyorsa, doğan şey bir şeye benzemiyor, kalıcı hiç olmuyor. Sil baştan süreç tekrarlanıyor. Süreçten korkanın da vay haline. Derin sulara dalamamanın sonucu, kısır döngü çukurunda her günü tekrar etmek oluyor.

Sıfır-altı yaş arasında kendimiz mi karar veriyoruz hayatımızın gidişatına, doğmadan önce alemlerde mi anlaşıyoruz…bu bir tekâmül süreci mi, sınav mı, hiçbiri mi…bu bilinçte bilemiyoruz. Notumuz olacaksa eğer, bunu da ancak ölümle öğreniyoruzdur herhalde kim bilir!

Bu yüzden tek bildiğimize odaklamak en doğrusu gibi. Bendeki bene, tek bildiğim gerçeğe, ya da hiçe. Bendeki bene bırakarak kendimi, hakkıyla doğumlara, değişimlere. Çekilmez kısır döngü çukurlar, neyime!

Seksenbeş (birşey)

Ortaokul lise yıllarında çok şiir okurdum. Yazma denemelerim de vardı. Ama başarılı denemeler değildi. Başka şiirlerde kendimi bulmayı tercih ettim yıllar içinde. Zaten zaman biraz geçti, ilhamlar da kaçtı benden, sevmediler iniş çıkışlarımı, zorlamalarımı. Haklılardı. Ben ben değildim ki duygularımı ifade edebileyim.

En sevdiğim şiir ise Ataol Behramoğlu’nun ‘yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var’ şiiriydi. Halen de bu şiirdir en önemi olan diğer önemliler arasında. O kadar beni, içimdeki taşan sevgiyi, cesareti, motivasyonu, samimiyeti anlatan… “…yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına…”

Nasıl bir tekamülse benimki, duygusal hayatımda hep sığ insanlar oldu. Önemsediğim, sevdiğim, vakit kaybettiğim… Belki de onlar benim derinliğimden etkilendiler ama dalmak istemediler, sığlıklarında kaldılar. Beni de orada tutmak istediler. Dedim “evet yorucu olabilirim ama korkutucu değilim.” Onlar korktular. Ben de farkettim, yaşadıklarımdan öğrenemediğim şeyler olduğunu:

-Tanıdığım anda iyiyi ve güzeli gördüm. İyice tanımayı bekleyemedim. -Değer verdim. Gerektiği kadar değer vermeyi öğrenemedim. -Acele ettim. Sabretmeyi, anda kalmayı öğrenemedim. -Sevgimi ölesiye paylaştım. Önce kendimi sevmeyi öğrenemedim.

——-

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Seksendört (kayıt)

Ah şu kayıtlarımız yok mu!!

Bizi bizden çıkaran, davranışlarımızı saptıran, duvardan duvara çarptıran!

Kimimiz duyduklarını anlamak istediği gibi anlar, yani çocukluğundan gelen ve yaşam yollarında topladığı kayıtlara adapte eder. Hep suçlandıysak, mesela, konuşmaları suçlama gibi algılarız, hele ki konuşan kişi duygularımızda ise. Hep itildik, ötelendik, terk edildiysek, mesela, ifadeleri öyle yorumlarız ki, belki de sebepler yaratır, terk edilmek için uğraşırız.

Nitekim ben de son zamanlarda kayıtlarıma kayıtsız kalamadığını fark ettim. Geçen 48 saat bana aylar gibi hissettirdi ve bir duyguyu aldım duvardan duvara vurdum, beni acıtmadan kendimi acıtmanın yollarına baktım. Bunca öğrenim, bunca muhakeme, bilgi, denge, gitti çöpe. Neden? Tüm suç kayıtlarda… Bir de değişimin zorluğunda. En derin yerimde kalbimin pek içinde. Değişimi zor bir yerde.

Ne acayip bir toplumuz. Acıdan negatiften beslenen. İstemesen de zorla beslendirilen. Ve bununla istemsiz beslenen bizler küçüklükten itibaren oluşan kayıtlara işte bu yüzden kayıtsız kalamıyoruz. Oysa her şey iki adım: İlk adım farkındalık, ikincisi değişim.

Seksenüç (kalp)

Kapıyı tıklatıp kaçanlar…Kapıyı tıklatıp önünde kapı gibi duranlar…

Ne kapısı? Kalp kapısı…Hani dışında giriş ibaresi kolu kilidi olmayan, hasbelkader enerjilerin buluşmasıyla önünden geçilen ve sadece içerden açılan ve açıldığında da kıymeti benzersiz olan kapıdan bahsediyorum. Bu kıymeti bilenler, bilmeyenler…başa çıkabilenler, başa çıkamayanlar…

Bu aralar kalp ağrılarım mıdır beni kalp ve zihin yazılarına iten, kitapçılarda gezintilere çıkaran, yoksa duyduğum özlem midir bilmem, İskender Pala’nın son çıkan kitabı raflarda, uzanıp alıyorum bir tane.

“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümden sel gizli gizli.”
Neşet Ertaş

Okuyorum keyifle. Yazar o kadar güzel yazmış ki anlatamam. Çok uzun ve detaylı araştırmalar sonucu yazılmış, tarihsel ve sosyo kültürel düzeyde de kalp ile ilgili her şeyi, fizyolojisini maneviyatını, bulabileceğiniz bir kitap. Tavsiye ederim. Üç bölüm halinde olan çalışmasınının birinci bölümü “kalbe dair”. Bu kısmı bitirdim ve gerçekten çok beğendim. Bir sonraki bölüm ‘kalbin içindekiler’e dair olacak ve son bölümde ‘kalbin coşkun halleri’ne dair bilgilendirme olacak. Keyifle okuyorum.

Sekseniki (sonsuzluk)

Her başlangıcın bir sonu var, bu kaçınılmaz. İster yaşam çizgisi dersiniz; doğarız, yaşarız, ölürüz. İster yaşamı fraksiyonlarına ayırın, ister tarihsel bakın. Başlangıç ve bitişlerle dolu her yer. Fakat bitişler de bir başlangıç dediğinizde döngü içerisinde sonsuzluk tanımı ortaya çıkıyor.

Çok mu iyimserim bilinmez, ya da nefs olayına bakış açımdan dolayı kim bilir, ben sonlara inanmam. Başlangıçlara inanırım ama, en başı sormazsanız eğer. Dolayısıyla asıl ilgilendiğim süreçler. Süreci güzel ve anlamlı yaşamak, süreçte yaşananları diğer başlangıçlara aktarmak, orada pozitif olarak yaşatabilmek bence bitişleri yok eden bir yaklaşım. Her  duygu insan için. Acı da güzel, güzel de acı. Her şey içiçe ve her yerde, her anda aslında.

Seksenbir (kabul)

Hafta sonu katılacağımız bir seminer çerçevesinde konuşurken ‘güven’ kelimesi geçince cümle içerisinde takıldım anılara. Bir yandan dinlerken arkadaşımı, onunla o an içinde ama başka bir alemde belki de bir saat harcadım anılarımla, düşüncelerimle.

İlişkilerde en önemli unsur hiç şüphesiz güven. İşin ilginç tarafı kişi kendine çok güvenli olabildiği gibi ve sosyal hayatta da güven konusunda problemi olmayabilirken, ilişkilerinde güvenli bağlanamıyor olabilir. Ki, ben öyleyim. Sebebi her ne ise, bence en büyük sıkıntı duvarlarını kaldırdığın, içine aldığın düzeylerdeki ilişkilerde daha da ağır yaşanıyor olması güvenli bağlanma sorununun.

Sebebi aslında kişinin kendinde, yani bende, kimbilir belki de hatırlamadığım çocukluk anılarında. Ama sebebinden bağımsız, eğer kişi bunun farkında olup bunu söze dökebiliyorsa, yani güvensizliği tanımlayabiliyorsa, karşı tarafın bunu anlaması ve kabul etmesi, ve buna göre davranması gerekiyor ilişkilerin devamı için. Çünkü benim kayıtlarımı kabul etmediği zaman bendeki değerin karşılık bulmamasıyla birlikte beni reddetmiş oluyor.

Oysa, kabul etmeyebilir sebeplerimi, ama değer veriyorsa davranışlarını ona göre sergileyebilir. İçselleştirmez ama ona göre davranır.

En kötüsü de bu ret davranış örüntülerini aslında çok defa görüp, çok defa anlatıp, çok defa yaşarsanız, acaba neden kabulleniyorsunuz noktasını iyi düşünmek gerek. Aslında siz reddedildiğinizde neden reddedemiyorsunuz? Belki de var olduğumuzu illa olumlu davranışları görerek değil olumsuzları kabul ederek de hissediyoruz. Ve en önemli var olma duygumuzu böyle yaşıyoruz. Aslında bu da önce birey olarak bizde sonra da toplumumuzdaki en büyük yaralardan biri bence.

Ama var olmak tek başına yeterli değil, değerli olmak ve güvende olmak şart ilişkilerde.

Zor da olsa reddedilmeyi reddetmek adına yazıyorum. Çünkü ben değerliyim.

Seksen (sebep)

Aşk nedir diye sormuşlar beyine. Beyin demiş ihtiyaçlar, kazançlar…karşılıklı ihtiyaçlar karşılanıyorsa var, her iki taraf da kazanıyorsa var. Bu kadar basit mi diye tekrar sormuşlar. Beyin demiş ki tabi ki değil. Çok karmaşık bir matematik aslında, beş duyuyu içeren. Zaman mekân ve durum da belirleyici faktörler. An, geçmiş, gelecek her şey içiçe. Açıklaması zor, ben yaparım bu matematiği bu dünyada, sen kâğıda söze dökemezsin; senin en fazla yapabileceğin, kazanımlar kaybedilenler tablosu.

Tatmin olmamış soran aldığı cevaptan. Kalbe sormuş bu sefer, aşk nedir diye. Aşk tarifsiz bir duygudur demiş kalp. Sihir gibi üstüne çöker insanın, paylaşımlarla gelişir, ben yok olur, biz var olur.

Çok basit açıkladın demişler kalbe. Beyinin yaptığı matematiğin altında ezilirsin. Aşkı var edemezsin.

Gülmüş kalp…Aşk vardır çünkü kalp daha güçlüdür beyinden. Yaydığım enerji bin kat fazladır. Beyin de bunu bilir o yüzden hep zorlar, hep zorlar. Çoğunlukla da kazanır. O kazanır çünkü benim enerjimi güçsüzleştirir beden, beyinin karşısında. Çünkü anlamaz beden, belin-dilin-elin önemini duygularda. Özen, güven, emek olmadan güçsüz kalırım beyin karşısında. Ama hep de yenilmiş sayılmam çünkü o kazanana kadar yaşananlar tarifsizdir…

Yetmişdokuz (öfkem)

Öfkeliyim kardeşim, sorun mu var? Öfke de bir duygu değil mi? Neye, kime, neden öfkeliyim! Sorun değil soru orada. Kendime, en büyük düşmanıma? Belki de…

Benim öfkem duygularımı, düşüncelerimi, inançlarımı ve gereksinimlerimi yok sayanlara. Karşısındakine zarar vermek yerine, kendi içine kapanıp yalnızlığa sebep olan bir duygudan fazla değil benim güzel öfkem.

Mesela, maskeli öfke değil. Sessizden hareketle karşıdakini yan yollardan suçlayan, hep ‘sen’ dilini kullanarak seni yıpratan, şaşırtan, gerçekleri saptıran, bir yandan da seni yok sayan bir sonuca yönelik değil.

Mesela, engellenmişlik ve/veya saldırıya uğradığı düşüncesiyle beslenen, dolayısıyla egemen olmak için, ya da durumu kontrol altında tutmak için abartılı baskıcı bir öfke de değil.

Mesela, kontrol edilemeyen, kendisine ve çevresine zarar veren bir davranışa yol açan da değil.

Güzel ve sağlıklı benim öfkem: İfade edilen, sakince ve yapıcı şekilde anlatılan, sorulan sorgulanan ve çözüm arayan. Çarpıtılmaya, bastırılmaya, yanıltılmaya, yalanlara kapalı benim öfkem.