Yirmi (Az mı geldi?)

Uzun zamandır ilk defa kesintisiz ve denizli kumlu bir tatil yaptım, hem de iki hafta. YETMEDİ!

Soruyorum kendime, “tatilin nasıl geçti” diye soranlara her seferinde “yetmedi” demez miyiz? Aslında cevap da konu da bu değil bence. Zaman nasıl göreceli ise, doyum da beklentiyle bağlantılı olabilir mi?

Severim Perşembe akşamından yola çıkmayı. Üç-dört günlük tatil bana en idealidir. Uzun tatiller yorar, sıkar derim hep; her şey tadında olmalı…Azla yetinmek bence en güzeli. Üç-dört günlük tatillerimin duygusu hep 10 güne tekabül eder. Kısıtlıdır ya zaman, her anın değerini bilir, keyfine varırım. Tam yetti derim, kararında, iyi dinlendim. Oysa şimdi, iki hafta yetmedi! Bedenim dışında her şey kumsalda kaldı. Aşk da yoktu aklımı kalbimi oralarda bırakacak oysa…

Çoğun değerini bilmemek değil konu aslında, azın kıymetini bilmek. Azın beklentisi, kıymeti, heyecanı, doyumu hep daha çok. O zaman neden çoğa gidiyoruz ki? Çok için neler kaybetmiyoruz; zaman, para, inanç, haysiyet, gurur bazen… Ve ne kazanıyoruz?

Hangi alanda olursa olsun en değerli bence ‘az sayıda kalite’: Az arkadaş çok güven; az sevgili çok duygu; az zenginlik çok zaman; az tatil çok keyif; az tüketim çok okuma; az konuşma çok bilgi…

Sofradan tokluk hissini almadan kalkan sağlıklı bireylerden biri olmak en güzeli…

Ondokuz (hadsiz!)

Hadsizlik nedir? Türk Dil Kurumu tanımına göre ‘önünü ardını hesap etmeyen, hadsiz, hesapsız, ölçüsüz olan’. Ben sanırım bu kavramı daha çok basitçe ‘sınırını bilmeyen’ olarak tanımlıyorum.

Özel yaşamımızda çok karşılaştığımız, sınırlarımızı zorlayan eşler, çocuklar, anneler… hatta günlük hayatımızda, sokakta, alışverişte, trafikte her gün karşılaştığımız bir durum değil midir sizce?

Günlük hayattakiler kısa hafıza etkisiyle yaşamımızda iz bırakmıyor. Özel yaşantı derseniz terbiye, saygı ve öğreti çerçevesinde bıkmadan usanmadan cebelleştiğimiz ve umutlu olup sevgiyle karışık çaba gösterdiğimiz bir alan. Peki ya iş hayatında?…ortak proje yaptığımız haddini bilmez arkadaşlarla başa çıkmak nasıl mümkün? Siz hadsiz insanlarla gerek özel hayatta gerek profesyonel hayatta nasıl başa çıkıyorsunuz? Yazdıkça düşünüyorum, bence mutluluk kadar herkese göre değişen bir kavramdan ziyade, farklı tanımlamamızdaki sebep farklı tepkilerimizle bağlantılı. Yani, bence kendi tahammül noktamıza ve o kişinin kim olduğuyla alakalı oluyor tepkilerimiz.

Ama bir tık ötesi var: Bir şekilde profesyonellik çerçevesinde aldığımız eğitimler ve yaşam tecrübeleriyle idare ettiğimiz bu durumların özel hayatımıza taşınma durumu!..İşte en zoru da bunun olmamasını başarmak…Tahammülsüzlüğümün ve hani şu ‘cool olma’ durumumu kaybettiğim nadir anlar hadsiz insanlarla uğraşırken oluyor. Sonrasında bu olumsuzlukları eve taşımamanın yöntemini öğrenmek bence çok değerli.

Yine döndük dolaştık ‘farkındalık’ kavramına geldik mi?

Onsekiz (taş-makas-kağıt)

Bence hayat bu oyundan ibaret. Taş-makas-kağıt. Hiçbir zaman bir kazananın olmadığı ve herkesin kazandığı ve herkesin her an kaybedebileceği bir oyun.

Hatırlar mısınız bu oyunu ne çok oynardık küçükken. Cezası da genelde ele bir şaplak olurdu, acıtan cinsten. Sonuçta herkes yerdi o şaplağı aynı gerçek hayatta olduğu gibi. Taş makası kırar, ama makas kağıdı keser, kağıt da az değil, taşı sarar. Kağıt en zayıf iken en güçlü taşı yener ama taşın kırdığı makas tarafından kesiliverir. Acaba insanları bu üç nesneye indirgesek, yani üç nesnenin özelliklerinden birini taşıyacak olsa, siz hangisi olurdunuz?

Taş olanlar gayet net bence, kağıt olanlar daha belirsiz olmalı. Makas derseniz kilit kişiler: Dengede, çözüm üretici. Ben içlerinden kağıdım diyebilirim. Kolay zarar gören ama bir o kadar güçlü. Zaten en güçlüler en zayıf, en zayıflar da en güçlü değil midir farklı alanlarda.

Tamam güzel de ne yaşıyorum da taş makas kağıda sardım birden. Düzden söylemeyi de beceremiyorum bir türlü. Duygularıma beklenmedik bir şey dokunduğunda hep böyleyim.

Onyedi…

Yaş 47, en sevdiğim sayı 17, uğurlu sayım 7… Ertuğrul Özkök’ün yazdığı kitap veya Defne Samyeli popülaritesinde olmasam da, naçizane 47 kendimi sevdiğim yaş diyebilirim. Tabi yaş değil asıl olan, gün.Bu yaşımda tekrar döndüm günleri kendi içinde değerlendirmeye. Koşturmadan, kısır döngüden, beynin düğüm saçaklarından, geçmişi ve geleceği düşünmekten çıkabildiğim kadar çıktığım, bugünü yaşamaya başlayabildiğim bir yaş. Ne kadar beceriyorum? Başkasına göre az olabilir ama kendime nispeten dört dörtlük. Aşka doğru bir iyileşme…yakındır 🙂

Her günün bir güzelliği var kendi içinde. Dün üzülürken, bugün yaşadığım bir tebessüm, ısrarlı bir bakış ve çocuksulaştığım, yani heyecanlandığım ama korktuğum ve hoşuma giden ama güvensizleştiğim anlar. Bir tebessüm, bir ilgi nelere kadir! Sevgi akışının pırıltıları… Anlık ama olsun. O pırıltının size ulaşıp ulaşmayacağı meçhul, belki kaybolur gider, ki genelde gider, verene de alana da yanılsamadır çoğunlukla… Ama sizde yarattığı o anlık etki dünyalara değer. O yüzden hep diyorum sevgi mi arıyorsun, önce ver, beklentisiz ver ki sana gelsin. Bu pırıltı söner gider ama bir başkası yangına döner.

Bir erkek her sabah yolda dinlediğim bir radyo programına bağlanmış ve teşekkür etmişti bir kadına, tanımadığı bir kadına. “Her zaman arabada giderken yayalara yol veririm, ama bugün o kadına yol verdiğimde bana baktı gülümsedi ve başıyla selam verdi, çok hoşuma gitti” demişti. Neden?…çünkü yaptığı güzel şey fark edildi, değer verildi, ve anlık bir güzel tebessümlü bir bakış kazandı. Ben bu hikayeyi unutmadığıma göre, o adam da unutmamıştır.

Bence bu anlık hikayeleri aslında unutmuyoruz hiç birimiz. Diyorum ya, hepimiz, her canlı sevgiye aç ve muhtaç…peki neden vermesini bilmiyoruz? Hadi verdik, sonrasında neden anlamsız anlamlar yüklüyoruz.

Beklentisiz ulaştırdığınız, içinizden akan pırıltılardır dünyamızı aydınlatan. O pırıltıyı yakaladığınızda da sönmemesini dilemektir aşka olan inanç.

Onaltı (gitsem mi, kalsam mı)

Gitmek mi, kalmak mı…işte bütün mesele bu.

Çocukken arkadaşlarımızla sokakta oynarken dışlandığımızda, sevgilimizle şiddetli tartıştığımızda, evliliğimizin çıkmaza girdiğini düşündüğümüz durumlarda, iş yerindeki patron tutumunda, ya da ortaklıklarda güven sorunu oluştuğunda hep bu ikilemi yaşarız.

Aslında hayat bu soruya cevap vermekten ibaret belki de. Nedense hep kalana güçlü, gidene zayıf, kolaya kaçan damgasını vuruveririz. Neden? Çünkü ‘kalan’ savaş veriyordur, önüne pozitif sonuçlar için ihtimaller koyuyordur. Sabrediyordur, anlayış gösteriyor, çözümler arıyor, zaman tanıyordur. ‘Giden’ ise bu fırsatları tepmiştir. O savaşı verecek gücü, belki de isteği yoktur.

Oysa sana sunulan seçeneklerle bağlantılıdır kararlar. Ne kaldığın için üstün ne gittiğin için eziksindir. Ne kadar özgürsen o kadar gitmeye yönelik karar verebilirken, ne kadar bağlantıların varsa o kadar zorlanırsın kararlarında. Sana ait olmaktan ziyade muhakemeye aittir kararlar.

Beyin öyle bir kas ki, senden önce senin kazançlarını kayıplarını bir teraziye koyar, tartar ve sana ona göre karar verdirtir. Belki de hiç ‘keşke’lere gerek yoktur. Ne kaldığın için kendine kızmalısındır ne de gittiğin için pişman olmalı. Zaten o gün o kafayla değerlendirmeni en iyi şekilde yapmışsındır. Ve o an için doğrusu odur.

Çocukken öğretmenimize kızarız, belki yerin dibine geçiriliriz ama gidemeyiz…kalırız, çünkü başka seçeneğimiz yoktur. Arkadaşlarımıza kızdığımızda ise gitmek kolaydır, çünkü başka arkadaşlar başka seçenekler vardır. Ortaklıktan çıkarken genelde kayıplar büyüktür ve seçenekler olsa da, dostluklar gibi, sonuna kadar anlaşma yoluna gideriz. Evlilikler de buna benzer, onlar da bir anlaşmadır, güven üzerine kuruludur. Azaldığında güveni artırmak için yollar deneriz, yok olduğunda ise çaresiz kabule geçeriz. Kabullenmenin faturası da maddi ve manevidir. Maddiyatta fatura ödenir bir şekilde ama maneviyatta fatura ağırdır.

Özetinde gitmek gitmemek değildir karar, her türlü faturayı ödemekte göze alınan zorluklardır karar konusu.

Karar verilir ok yaydan çıkar. Şanslıysan o faturalar ödenirken desteklenirsin yokuş aşağı bir yol izlersin, şansızsan tek başına göğüs gerer, yüzünde bir gülümseme sebatla yokuş yukarı tırmanırsın. Her yolun ne kısmetler getireceği meçhul, hedefe doğru devam edersin.

Onbeş (temel değer)

Bir arkadaşım paylaşmış…’Duygusuz nesille karşı karşıyayız!…’ diye. Çok uzun bir yazı, yeni neslin öfkesi, tepkileri, eylemleri ifade edilmiş. Okudum, okudukça rahatsız oldum bu tespitten…yazamadan duramadım peşine 🙂

‘Oysa öfke, korku, …bunlar duygu değil mi? Âlâsı var her bireyde! Artan öfke, artan korkuyla karşı karşıyayız yıllardır. Bu duygular artarken, mutluluk, sevgi yoksunu olmaktan da alıkoyamıyoruz kendimizi. Peki sorun ne?’

Arkadaş cevap verdi, “Tabi ki duygusuzluk” diye, “öfke bir duygu kabul, ama bilgisayarı bozulduğunda, interneti koptuğunda öfkelenip çıldıran neslimizin bir şehit verdiğimizde tepkisiz kalmasını duygusuzluk olarak nitelendiriyorum.”

Ben katılmıyorum. Bu nesil bizden farklı duygular mı besliyor? Bizim nesil de bisikleti kırılınca kolu kopmuş gibi üzülür tepki verirdi. Aleni değil belki biraz da içimizde, eğer bastırılanlardan isek. Evet şehidimize de üzülürdük, belki daha da fazla. Yeni nesilde değişen ne oldu? Duygular mı, duyguların ifadesi mi, yoksa değerler mi?

Duygu dediğimiz şey hepimizde var olan bir olgu. Duyguların ifadesi davranış şekli. Ama asıl değerler….Değerler sonradan kazanılır. Aileden başlar, yaşadığınız toplumdaki değerlerle taçlandırılır. Aile doğru değerleri öğretse de, toplum bir şekilde bunu desteklemezse, değerler kaybolmaya başlar. Bunların yok olmaya başladığı toplumlarda, kişilerin de davranışlarında değişiklik görmek kaçınılmazdır.

Bireylerin davranışları her şekilde bu değerler tarafından yönlendirilir. Çocukların doğruları öğrenmesi, toplum ve o toplumun insanları tarafından kabul edilebilir olduğunu öğrenmesi için biz büyüklerin yardımına ihtiyacı vardır. Biz burada sorumsuz bir şekilde sınıfta kalıp sonra çocukları ‘duygusuz’ olarak değerlendiriyorsak, çok acımasızca davranıyoruz.

İşte size onbeş değer: Güven, yaratıcılık, denge, mutluluk, dürüstlük, hakkaniyet, iyimserlik, barış, saygı, sorumluluk, öz-güven, onur, başarı, sadakat, inanç. Bunların kaç tanesini başarıyla çocuklarına öğreten aileler var, hadi hepsi (!) diyelim, kaçı sürdürülebilir oluyor toplum içerisinde? Veya neden öğretilen değerlerin Türkiye sınırlarında uygulama şekli ile avrupa sınırları içerisindeki uygulama şekli kişilerce değişiyor. (laf Almancı arkadaşlara gitti sanki…özür!…oysa avrupalıların türkiye sınırları içindeki davranışları tartışılmalı)

Uzun lafın kısası…duygusuz bir nesil değil, değerlerden yoksun bir nesil karşımızda. Tespiti doğru yapmazsak çözümü sağlayamayız. Tabi çözüm istiyorsak.

 

Ondört (Yaz, Yazı, Yazar…Hep Yazın!)

Bazen çok zordur konuşmak. Aslında dağ gibi birikmiştir içimizde ama boğaz dardır. Zor akar…ağızdan dökülmez sözler. Bazen dökülmediği de iyidir. Ya seni acıtacaktır, ya da karşıdakini. Ama içeride yara yapar. Anlayacağın o sözler dökülsün dökülmesin, öyle veya böyle seni acıtır. İşte bu durumda yazmak ilaç gibi gelir insana. Boğazdan dökemediğin sözler, duygular, sessizce parmaklarının arasından dökülür. Dağ erir. Eridikçe nefes kolaylaşır. Nefes kolaylaştıkça kalp iyileşir.

Yazmak işte böyle tılsımlı bir şeydir. Hele elinde sevdiğin, sana özel anlamlandırdığın kalem, bir de herhangi bir kağıt parçası varsa, iyileştirme gücü daha yüksektir.

Araştırmalara göre yazmanın iyileştirici etkisi var: Beynin düşünme, dil, hafıza alanlarında pozitif etkisi birçok araştırma tarafından kanıtlanmış. Peki, beyin fonksiyonlarını artıran yazma eylemini biz neden ihmal ediyoruz? Bazı insanlarda inanılmaz bir arzu ve tutkuyken yazmak, neden bazılarımız elimize kalem bile almıyoruz? Bunu cevaplamak zor ama belki yazmak isteyen ama bir türlü yazmaya başlayamayanları anlamaya çalışabiliriz. Bu kişiler aslında yazma ihtiyacını duyan kişiler. Beyin nasıl bedenimiz susadığında, acıktığında sinyaller veriyorsa, yazmaya açlığımızda da sinyaller veriyor. Fakat ihtiyaçları gidermenin kolaylığıyla eylem tercihlerimizi yapıyoruz. Yazmak zor geliyor; spor yapmak gibi. Spor yapmanın bedenimize ömrümüze neler kattığını bilmemize rağmen yapmıyoruz. Bunun için enerjiye, disipline ve alışkanlığa sahip değiliz. Yazmak ise daha çok içe dönmeyi, sakinleşmeyi, durup farkındalığını artırmayı gerektiriyor. Fiziksel olarak daha kolayken ruhsal olarak dinginleşmek gerekiyor. Spor yapmayan, yapamayanlara tavsiye ederim. Beden kaslarına hedeflenemiyorsanız, beyin kasına hedeflenin!

Yazmayı başarırsanız da kalemle yazın. Kendi tecrübeme göre kalemle yazdığımda duygu düşüncelerimin derinliğinde kaybolup inanılmaz keyif alırken, bu noktaya klavye kullanırken gelemiyorum. En duygulu yazılarım kalemimin ucundan dökülüyor. Ben ki teknolojiye düşkün kişi, kitap, defter ve kalem konusunda teknolojiden uzak durmaktan daha mutlu oluyorum.

Araştırmalara sorarsanız; bilişsel ve beyinsel gelişimde kalemle yazmanın bir çocuğun duygu ve düşüncelerini aktarma yeteneğini kazandırdığı gibi yaratacılığını da artırıyor. Bunu motor gelişim becerileriyle de bağdaştırıyorlar. El ayak beyin duygu koordinasyonu!

Neden sıkıldığımızda, bir toplantıda veya azar işitirken sınıfta elimizde kalem önümüzde defter sürekli yuvarlaklar, çizgiler, desenler çizerdik? Düşünmeden geçemedim!

Onüç (Ne uğurlu, ne uğursuz…algıda seçicilik)

On üçüncü yazıma gelince şöyle bir durdum. Sanki kırılma noktası gibi düşündüm nedense. Oysa pek de batıl inançlarım yoktur. Amerikalı arkadaşlarda önemli bir konuydu. Ben ise bu konuyu sürekli algıda seçicilik olarak değerlendirmiştim.

Hani bir yere gittiğinizde hemen fark ettiğiniz durumlar vardır ya…mesela ilk defa bir X marka beyaz araba görmüşsünüzdür ve çok beğenmişsinizdir. Bu duygu oluştuktan sonra yolda giderken hep beyaz X marka araba görürsünüz. “A ne çok varmış meğerse” dersiniz, en basit haliyle anlatılırsa bu algıda seçiciliktir. Kaygı, korku, öfke gibi, kültürel farklılıklar gibi, içsel durumlarınız söz konusu olduğunda…ve bu durumlarınız toplumsal ve fiziksel dış etmenlerle cilalandığında; çevredeki tuhaflıklar, ekonomik kaygılar, ani değişiklikler, çevreyle zıt durumlar gibi…algıda seçicilik oluşur.

Bir araştırayım dedim onüç sayısı farklı kültürlerde nasıl algılanıyor diye. Kültürlerden ziyade dinlerde tanımlarını buldum. Sünni İslamda bir şey ifade etmezken, Şii İslamda, Katoliklerde, Musevilikte anlamı var mesela. Uğursuz olaylarla bağdaştırılan bir durum söz konusu bir de…’Son akşam yemeği’, bir yıldaki kaç dolunay olduğuyla da bağlantı büyük. İlgimi en çok çeken de eski kültürlerde onüç sayısının ‘kadınlık’ı temsil ettiğini iddia eden bir yazı oldu. Bu durumda biz kadınların 13 sayısını sevmemiz gerekmez mi? Asıl erkeklerin sevmesi gerekmez mi, bir elmanın diğer yarısı isek. İtalya bunu keşfetmiş olmalı ki onüç sayısını uğurlu, şanslı sayı olarak sayıyor.

İşin gırgırı bir yana, algıda seçicilik önemli bir kavram. İyiye de dönüşebilir, kötüye de. Farkındalık burada anahtar kelime.

Yazılarımın devamı gelirse farkındalığım var ve algım iyiye dönüştü diyebilir miyim kendi adıma?

Oniki (öfkeli adam!)

İki köpeğimiz var. Onlarla bahçedeyim, izliyorum, izledikçe dinginleşiyorum: Koşuşturmalarını, birbirleriyle oynamalarını. Biri küçücük fare kadar, ve daha bebek sayılır, dört aylık. Diğeri neredeyse bir buçuk yaşında, orta boy ama nispeten diğerine göre oldukça büyük bir köpek. Büyüğün boynunda huni, çünkü ameliyatlı. Diğeri beter bir şey, zeki ve yaramaz…sürekli bulaşıyor büyüğe. Deli gibi koşuyorlar, alt alta üst üste oynuyorlar. O kadar sıkıntılı olmasına rağmen büyük küçüğe dikkatli, canını acıtmamak için gayretli.

Dün, bütün haberler bir olay paylaştı. Bir bisikletli adam yoldan karşı karşıya geçen güzel bir kadına yol vermek için duruyor. Ani durunca arkasındaki araba ona çarpıyor. Bisikletli düşünce kadın yardım için yaklaşıyor ve “GÜM” kadın suratına yumruğu yiyor. Tabi, adam ne yaparken ne duruma düştü, suçlu kendisi değil, o kadın! Bunu gören el alem de adamı bir güzel pataklıyor.

İlk örnek ‘hayvanlar alemi’, ikincisi ise ‘insanlar alemi’. Neden biz bu davranışları sergileyen adamlara ‘hayvan’ deriz bir kere daha sorgulamadan geçemedim.

 

Onbir (Yaratıcılık ve Güven)

Numerolojide onbir sayısı bir sayısının iki kere önemini ifade eden bir sayı. Bir sayısı ‘yaratıcılık ve güven’ i temsil ediyor. Dan Millman ‘Hayatınızın Amacı’ adlı kitabında bir sayısına sahip bireylerin amaçlarının dünyaya pozitif yaratıcı enerji sunmaları olduğunu söylüyor. İki tane bir sayısının yanyana gelmesi, yani onbir sayısı da bu amacı iki kat artırıyor. Bu kişilerin önce güven problemlerini yenmeleri gerekiyor ki dünyaya yaratıcılıklarıyla katkıda bulunsunlar. Bu aynı zamanda benim sayım, ve ben bu sayıyı EĞİTİM’in tanımına uygun buluyorum.

Hiçbir zaman parlak bir öğrenci olmadım. Ama sorumluluk sahibi olduğum için notlarım geçer, zamanında mezuniyet fazlasıyla yeterli oldu…  Hayatta hep öğrenmeyi, araştırmayı, farklı alanlarda bilgi edinmeyi sevdim. Çok okudum. Çizgilerim belirgin olmadı, ama çok sayıda çizgim oldu. Dolayısıyla çizgiden çok desen oluşturdum.

Şimdi de öğretirken çizgileri takip etmiyorum. Eğitim sistemini hiçbir zaman beğenmedim. Ezbere zorlayan, düşünmeyi öldüren, kendi fikrini kabul ettiren zihniyete hep karşıydım. Tabi öğretim kısmında, artık iyi kötü değerleri oluşmuş veya hiç oluşmamış öğrenci kitlesine öğretirken çok zorlandığım zamanlar oldu. Sorgulamayı, saygıyı, empatik yaklaşımları ve pek çok temel değerleri sonradan öğretebilmek çok zor. Oysa eğitim öğretim, temelinde değerler içermeli. Bu değerleri öğrencilere ders araları serpiştirirken rastladığım birçok yazı, video da var kitapların yanı sıra.

Mandela’nın ‘eğitim dünyayı değiştirecek en güçlü silahtır’ sözünün değerler olmadan eksik kaldığı ifade ediliyor. Eğitimin artmasına rağmen dünya daha iyi bir yer değil, insanlar daha mutlu, daha iyi değiller ve sebebi eğitimin artık ‘değerler’e gereken önemi vermemesi…Eğitimle bilgi yayılıyor fakat değerler yayılmıyor. Bhagavad Gita’nın eğitimin temel içerikleri diye saydığı değerler; alçak gönüllülük, kibirsizlik, hoşgörü, (her açıdan) temiz olma, sadelik, kendini (ve nefsini) kontrol etme, kendini farketme ve mutlak doğruluğu arama. Bence bu listeye başka temel değerler de eklenmeli.

Siz bu değerleri çocuklarınıza verin, yetersiz bir eğitim sisteminde bile bir şekilde çocuğunuz kendini bulacaktır.

Keşke çocuklarımız üretmeyen birilerini takip etmek yerine, üreten birilerini, bilgiyi takip etse.

Bilgiye güvenin, bilgiyle yaratın, bilgiyle kalın.