Yetmişdokuz (öfkem)

Öfkeliyim kardeşim, sorun mu var? Öfke de bir duygu değil mi? Neye, kime, neden öfkeliyim! Sorun değil soru orada. Kendime, en büyük düşmanıma? Belki de…

Benim öfkem duygularımı, düşüncelerimi, inançlarımı ve gereksinimlerimi yok sayanlara. Karşısındakine zarar vermek yerine, kendi içine kapanıp yalnızlığa sebep olan bir duygudan fazla değil benim güzel öfkem.

Mesela, maskeli öfke değil. Sessizden hareketle karşıdakini yan yollardan suçlayan, hep ‘sen’ dilini kullanarak seni yıpratan, şaşırtan, gerçekleri saptıran, bir yandan da seni yok sayan bir sonuca yönelik değil.

Mesela, engellenmişlik ve/veya saldırıya uğradığı düşüncesiyle beslenen, dolayısıyla egemen olmak için, ya da durumu kontrol altında tutmak için abartılı baskıcı bir öfke de değil.

Mesela, kontrol edilemeyen, kendisine ve çevresine zarar veren bir davranışa yol açan da değil.

Güzel ve sağlıklı benim öfkem: İfade edilen, sakince ve yapıcı şekilde anlatılan, sorulan sorgulanan ve çözüm arayan. Çarpıtılmaya, bastırılmaya, yanıltılmaya, yalanlara kapalı benim öfkem.

Kırkbeş (çocuk hakkı)

Bugün ‘Dünya Çocukları Hakları’ günü. İçimdeki çocuk “yaz” dedi, ben de bugün “söz küçüğün olsun” dedim ve yazıyorum.

Ben şanslı bir dönemin çocuğuyum. Savaş görmemiş, elkızından eloğlundan kardeşliği küçük yaşlarda görmüş, anlamını anlamış, yaşamış bir nesildenim. Sokağı ve komşuluğu, sahip çıkmayı ve çıkılmayı deneyimlemişim. Büyük çocukların küçük çocukların haklarını koruduğu, dışlananların içeri alındığı, biri düşünce herkesin koştuğu, annelerin sandviç dağıttığı, sırtlara mendiller koyduğu, suratları koşmaktan kızarmış al al olmuş, saçları terli herkesin katıldığı oyunları coşkuyla oynamış çocukların olduğu bir mahallede büyümüş bir çocuğum. Şanslıyım.

Çocuk haklarının dile getirilmediği, öğretilmediği bir zamanda çocukluğum geçmiş de olsa, bugünden daha çok hak ve özgürlük verilmiş çocuklardık. Şanslıydık.

Ben hâlâ çocuğum çok anlamda. “Kafamda mı, kalbimde mi?” diye sordum sabah sabah kendime. Kalbimde diyemedim. Düşününce yorgun geldi, bitkin hissettim, bakındım göremedim. O zaman kafamda çocuk olmalıyım. Evet, orada buldum kendimi birden. Dışarı çıkaramadığım, çoğunlukla kendimle, güvenirsem de en yakınımla deneyimlediğim çocuk-ben kafamda bir yerde. Bazen saklambaç oynuyor, gülen bir suratla “Ce-e” diyor komik bir şekilde aranırken karşıma çıkıp. Bazen küsüyor bana, ama çoğunlukla kitap okuyor, yazıyor, heyecanla masallar anlatıyor. Hiç mi değişmez!

Peki “O’nun hakları? “ diye sordum kendi kendime, “Koruyor muyum yeterince? Yoksa hapis mi bırakıyorum öylece?”

 

*(Resmi merak edenlere…Artist: Johnson Tsang)

Kırkbir (kere maşallah!)

Kırk bir kere maşallah diyerek kendi kendime, teşekkür ediyorum bana ve sizlere. Çıktığım bu yolda geldiğim kırk birinci adım…tarif edilmez bir mutluluk…bir adım daha rahat, kaldı dokuz adım rahatsızlık!

Hangi kaybedilmiş savaşların nasıl zaferlere dönüşebileceğini kim bilebilir ki! Önemli olan o zaferlerin bir adımdan bile yakın olduğu umudunu yitirmemek. Bu süreçte de yoluna devam etmek. Babacığıma sözümü defalarca tuttum bu bağlamda; aklım karıştığında ümitsizlik duygusu sardığında, bu duygu geçene kadar aklım yerindeyken çizmiş olduğum yoldan sapmadım. Zaman gelir sâlim kafayla tekrar sorgulardım. Duygular derinse tam bir kontrol mekanizması, balans ayarı. Gönülden ve tecrübeyle tavsiye ederim.

“The life that is not examined is not worth living”…Plato                                (“Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değer değildir” Platonun meşhur sözü…)

Çünkü sorguladıktan sonra vardığımız sonuç şu sözle özetlenebilir:

“In the end, just three things matter:
How well we have lived
How well we have loved
How well we have learned to let go”…Jack Kornfield
(“Sonunda sadece üç şeyin önemi vardır: Ne kadar iyi yaşadığımızın/ Ne kadar iyi (çok) sevdiğimizin / (anlamsız şeyleri) bırakmayı ne kadar iyi öğrendiğimizin”…Jack Kornfield)

Paylaşımlarımda bir adım daha atmak istiyorum rahatsızlığıma bir adım daha meydan okuyarak…ve şiir diyorum…ilk defa paylaşmak üzere…

Yürüdüm, tırmandım sarp bir kayanın tepesine,
Derin bir nefesle “Yendim!” dedim nefsime, “Devam…hep iyiye”,
Döndüm baktım geriye,
Nasıl çıkmışım bu tepeye, sabırla, şevkle,
Tebrik ettim kendimi sevgiyle.

Bir de baktım ki sağıma, soluma,
Nice kayalar, nice tepeler
Onca başarı yetersiz gelecek nazarında,
Daha çok ilerlemek gerek bu yollarda,
Aynı şevk, aynı sabırla.

E.G. (Kırkbir Yaprak Gül)

Otuzbeş (yapraklı sukulent)

Sabah erkenden gördüğüm bir güzelliğe merhaba deyip şıklığına iltifat etmekle aldığım bir sukulent (anne ve yavru şeklinde) günümü nasıl güzelleştirdi anlatamam.

Hayatımda bazı insanlar vardır, merhabadan öteye geçmem fakat bilirim çok iyidir, güzel insandır. Bu insan da iş yerimde uzaktan uzağa izlediğim, neşeli, güler yüzlü, ahlâklı bir kadın. Ama farklı, farklı olduğu için de önce dışlanmış, geç anlaşılmış ve sonrasında kanıksanmış.

Farklılıklar insanı güzelleştirir, topluma renk katar diye benim gibi düşünenlerden ziyade farklı olanlar tu-kaka diyen bir toplumda yaşıyoruz. Neyse ki tu-kaka zamanla değişebiliyor toplumumuzda bir artı olarak ve sevebiliyoruz, kucaklayıp içimize de alabiliyoruz farklı olanları. Belki de farklılıkları sevenler ve değer verenler pek de az değil düşündüğümüz kadar.

İşte bu farklı güzel insanın sabah bana verdiği saksıdaki bu canlı, öyle hesaplı ya da nezaketen alınan çiçeklerden farklı geldi bana. Kişinin elleriyle büyütüp çoğalttığı ve bir kısmını benle paylaşmak isteyerek mutluluk verdiği ve muhtemelen aldığı bir davranış, sevgi davranışı, bir sevgi alış verişi.

İnsan kalbinin açık olması ve koşulsuz sevebilmesi hep kazandırıyor özünde, kaybettikleri fasa fiso.

Otuzüç (Tespih!)

Lise yıllarında meditasyona sarmıştım. Kendimce yoga ve meditasyon yapıyordum. O zamanlar popüleritesi yoktu. Biraz içgüdüsel, biraz deneyimsel ve kitaplardan edindiğim bilgiler çerçevesinde her gün uygulama yapıyordum. Nefes tekniklerini, yoganın basit pozlarını…O zamanlar yazardım da, hem de her gün….Sonra uzun yıllar bunlardan uzaklaştım. Eğitim ve çocuk dışında kendime özel hayatım olmadı. Bu kendimi çok eleştirdiğim bir dönemim oldu.

Son yıllardır tekrar ‘eski ben’e dönüş yaptım sanırım. Yogaya başlayayım dedim, başlamadan bıraktım, bir türlü tatmin olamadım. Meditasyona döneyim dedim, onu okudum bunu okudum, izledim, ve boğuldum. Hep yetersiz, eksik, bilgisiz hissettim kendimi. O kadar çok yoga türlemesi, meditasyon türlemesi çıkmış ki, okumaktan bir türlü başlayamadım, motive olamadım.

Sonra bir gün dedim kendi kendime “Sen ne öğretiyorsun?” Herşeyin aslında özünde basit olduğunu, basite indirgendiğinde ne kadar berrak, dolayısıyla anlaşılır ve uygulanabilir olduğunu öğretmiyor musun? Bir şeyi basit haliyle anlaşılır anlatabiliyorsan biliyorsundur tezini savunan sen değil misin?

Ve tekrar başladım meditasyona. En basit ve yalın haliyle 5 dakika, biraz nefes, biraz ‘ben’. Ay şöyle mekan bul, böyle otur, şu şekilde nefes al dertlerinden uzak, ‘öz ben’ e o kadar yakın.

Meditasyon pek çoğumuz tarafından karmaşık görünür. Pek çoğumuz bu tekniği uygularken doğru yapıp yapmadığını sorgular. Fayda görmek için uzun yıllar deneyimlenmesi gereken bir iç yolculuk olarak düşünür. Oysa hiç de karmaşık değildir. Meditasyon bedeni ve zihni rahatlatan bir tekniktir ve yanlış yapılması mümkün değildir. O yüzden kendinizi hiç üzmeden kolaylıkla uygulayabilirsin.

Tabi, yoga eğitmenlerinden, meditasyon öğretenlerden eleştiri alabilirim bu ifadelerimle. Ne yapalım! Hayat farklı görüşlerle güzel!

Otuzbir (Ayıp Ayıp!)

Murat Sevinç’in “Toplum nedir, yurttaşlık nedir, hak aramak nedir, kötü muamele nedir, Akdenizlilik ile itlik neden birbirinden ayrılması gereken niteliklerdir? Ve Türkiye ne hâldedir? Tekmili birden, aynı olayda!” diye başlayan yazısını okuduğumda şöyle bir geçmişe gittim. Sanki yazdığı gerçek hikaye bugün yaşanmış değil de 31 yıl önce benim yaşadığım olayla bir dejavu ilişkisindeydi. Lütfen okuyun, okuyun ve düşünün: http://www.diken.com.tr/toplum-degil-kalabalik-akdenizlilik-degil-itlik/

Üniversite birdeyim. Yazın başlangıcında bir kız arkadaşımla ailesinin yazlığına gitmek üzere otobüse bindik. O zamanlar otobüslerde sigara içmek yasak değil. Alışmışız arkadaki dertli arkadaşın sigarayı üflemesiyle yarım saatte bir ön koltuğa yapışıp nefes alma çabalarına. İçmediğin için sende sıkıntı var edasında bir toplumda yaşıyoruz! Neyse, otobüs perondan ayrılmak üzere geri viteste iki metre ilerlemişken çaprazımda oturan genç bir kadın sigarasını edâlıca yaktı. Ben de duramadım tabi ki ‘Hanımefendi bakın herkes sigarasını dışarıda içti otobüse öyle bindi. Hani on dakika sonra yaksaydınız tamam da…’ derken kadın üstüme bir saldırdı!… Gayri ihtiyarı korunmak için havaya kalkan ayağım kadının göbeğinde, yüzüme ulaşmaya çalışan iki el ve pençe şeklinde parmaklar, çılgın kızgın sarı kıvırcık saçları sağa sola savrulan bir kadın ve kadının ifadesiyle saçımın başımın yolunmasını engellemeye çalışan ben…anılarım böyle net. Kadını normal karşılamış kendi haline bırakmıştım diye hatırlıyorum. Asıl sinirlendiğim, yanımıza gelen muavinin yandan çarklı sırıtışıyla sarf ettiği ‘sıkıntı ne’ sözleriyle önümdeki koltuk arkasındaki küllüğü açarak elindeki sigarayı içine silkelemesi idi!

Otobüs dolusu insandan bir kişi bile ses çıkarmadı. O kadın sabaha kadar otobüs şoförü ile sigara içip muhabbet etti ve biz bu normallikler(!) içerisinde sağlıklı(!) bir seyahat yaptık. Bugün Murat beyin hikayesini okuduğumda aslında hiçbir şeyin değişmediğini, geçen otuzbir senede medeniyete doğru bir adım bile atamadığımızı tekrar gördüm, anılarımla yaşadım. Tabi Murat beyin hikayesinin yanında benimki hafif kalıyor, ama tespit benzer.

Eğitim şart. Ama, doğru dürüst yapısal temel bir eğitim; medeniyet içeren, hak hukuk içeren, vicdan, eşitlik, özgürlük içeren. Okur yazar sayısı artmış neye yarar!!!

Yirmidokuz (Kırık Ayna)

Ayrılma döneminde kocam komik bir şekilde, kaşları hafif kalkmış, kafa bölgesi biraz öne çıkmış, dikkat verircesine, dik dik biraz da boş yüzüme bakar ve bendeki ‘o’ bakışı yakalamaya çalışırdı. Sonrasında da büyük bir hayal kırıklığı bakışıyla bu süreci sonlandırırdı.

Anlaşılan o ki bendeki o sevgi akışını görmeye çalışırdı yıllardır görmeye alıştığı, belki de alışkanlıkla farkındalığı olmadığı o bakışı. Oysa demezdi ki o gözler aslında bir ayna. Zaman gelir, ne görüyorsa onu yansıtır.

Birliktelik çok zor! Karşılıklı ve birlikte çok büyük çaba gerektirir ki yürüsün. Ama önce karşılıklı nezaket, değer duygusu, aşk ve tabi ki cinselliği içerir. Bunlardan bir tanesi bile eksik kaldığında sönmeye başlar o bakıştaki güzellikler. Çaba yavan kalır, teker zor döner. Birliktelikler illa yürümek zorunda mı? Hayır… Şartlar değişir, insanlar değişir, görenler kör olur, körler görmeye başlar. Fakat taraflarda sevgi oldukça, saygıyla birlikte güzel, bilinçli ve medeni ayrılıklar mümkün.

Bilinçsizlik mi bu kadar vahşi yapıyor bizi, sevmeyi bilmemek mi? Seviyoruz, severken kırıyor parçalıyoruz, hangi kafayı yaşıyoruz?

Yirmiyedi (milyon pırıltı)

Babam en güzel tatil yalnız tatildir der, kendinle baş başa geçirdiğin. Hep paylaşmayı seven biri olan ben hiç katılmazdım bu düşüncesine ne yalan söyleyeyim. Tabi bir zamanlar…peki şimdi?…

Nasıl özlemişim kendimle kalmayı, özlediğimi fark etmeden. En sevdiğim pırıltılar karşımda, güneşin, gücün suya vurduğunda oluşan o kıpır kıpır ışıklar…beni en mutlu eden gerçeklerden biridir. O ışıltı içime girer bedenimin her noktasında akar, ve dudaklarımda buluşup gülümsemeye dönüşür. Gözlerime ve algıma teşekkür ediyorum bu hissiyatı yaşamamı sağladıkları için.

Pırıltıların arasında iki arkadaş sörf tahtalarının üzerinde sanki kulağımdaki müzikle dans ediyor. Çok sakin, çok huzurlu.

Acaba tüm varlıklar şu anda aynı şekilde bu nimeti, huzuru hissetse ne değişirdi yaşamda?

Bir de büyük sözü dinlemeyi, anlamayı büyümeden önce başarsaydık ne değişirdi yaşamlarımızda?

Her ikisinin de olmaması biz var ettiğine göre….HERŞEY!

Yirmialtı (boyut mu, cesaret mi, nezaket mi?)

Yorucu bir günün ardından bahçede endorfin salgılıyorum köpeklerimi severek ve oyunlarını izleyerek. Boyut mu cesaret mi ağır basıyor diye bahse tutuşmuşum kendimle. Küçük bu sefer iyi dalıyor büyüğe boyundan boyundan. Zıplasa yetişemez ama gayretli…bir yolunu bulacak besbelli. Arada bir, büyük bacakları altına alıveriyor küçüğü, üstünlüğünü gösteriyor.

İzliyorum…Boyut besbelli ötesine geçmiş cesaretin, ama belki de en önde olan nezaket! Nazikçe bertaraf ediyor büyük küçüğün saldırılarını. Nazikçe gösteriyor gücünü, acıtmadan, ezmeden.

Küçük cesaretli, büyük güçlü ve nazik. Hangisi kazandı? Bence kazanan küçük. Ama cesaretiyle değil, büyüğün verdiği güvenle zarar görmeyeceğini bilerek cesaretini ortaya koymasıyla.

Sana zarar verilmeyeceğini bilerek kendin olmak ne güzel bir şey!

Yirmibeş (madde antimadde)

Kâinatın ilk yaradılışındaki büyük patlamada eşit sayıda madde ve anti-madde oluşmuş olması gerektiğini söylüyor fizikçiler. Ama bugün baktığımızda var olan en küçük formdan en büyüğüne kadar maddenin ağırlıklı varlığı görülüyor. Yani anti-madde nispeten çok daha az bulunuyor. Peki, evrendeki bu dengesizliği yaratan ne? Her şey denge üzerine kurulmuşken, neden dengesizliğe doğru gidiyoruz?

Fizikçiler bu asimetrik duruma açıklama getiremeye dursunlar, ben de dönüp evrendeki ‘hiç’ kadar formumla var olduğum küçük çevremdeki dengesiz formlara ve bu formların oluşturduğu toplumlara açıklama getiremeyeyim!

Doğa tek bir oluşuma açık değildir, oysa. Oluşumlar çift üzerine kuruludur. Nefes almak için nefes vermek gerekir mesela. Nesil devam ettirmek için bir eş gerekir. (lütfen burada Jurassic Park filmindeki müthiş sözü (‘life finds a way’ yani ‘yaşam bir şekilde yolunu bulur’) öne getirmeyelim 🙂 )

Biz ne zaman ki bunu unuttuk, dengesizliğe doğru yelken açtık; bir ben var mı benden içeri diye sorgulamadık; sorgulayanları unuttuk; maddeye değil de anti-maddeye, ‘ben’i oluşturan şeylere sırtımızı döndük,… Dengesizleştik.

Bence suçlayalım evreni, evrendeki dengesizlikleri! Bizde suç yok, hiç olmadı!