Kırkbir (kere maşallah!)

Kırk bir kere maşallah diyerek kendi kendime, teşekkür ediyorum bana ve sizlere. Çıktığım bu yolda geldiğim kırk birinci adım…tarif edilmez bir mutluluk…bir adım daha rahat, kaldı dokuz adım rahatsızlık!

Hangi kaybedilmiş savaşların nasıl zaferlere dönüşebileceğini kim bilebilir ki! Önemli olan o zaferlerin bir adımdan bile yakın olduğu umudunu yitirmemek. Bu süreçte de yoluna devam etmek. Babacığıma sözümü defalarca tuttum bu bağlamda; aklım karıştığında ümitsizlik duygusu sardığında, bu duygu geçene kadar aklım yerindeyken çizmiş olduğum yoldan sapmadım. Zaman gelir sâlim kafayla tekrar sorgulardım. Duygular derinse tam bir kontrol mekanizması, balans ayarı. Gönülden ve tecrübeyle tavsiye ederim.

“The life that is not examined is not worth living”…Plato                                (“Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değer değildir” Platonun meşhur sözü…)

Çünkü sorguladıktan sonra vardığımız sonuç şu sözle özetlenebilir:

“In the end, just three things matter:
How well we have lived
How well we have loved
How well we have learned to let go”…Jack Kornfield
(“Sonunda sadece üç şeyin önemi vardır: Ne kadar iyi yaşadığımızın/ Ne kadar iyi (çok) sevdiğimizin / (anlamsız şeyleri) bırakmayı ne kadar iyi öğrendiğimizin”…Jack Kornfield)

Paylaşımlarımda bir adım daha atmak istiyorum rahatsızlığıma bir adım daha meydan okuyarak…ve şiir diyorum…ilk defa paylaşmak üzere…

Yürüdüm, tırmandım sarp bir kayanın tepesine,
Derin bir nefesle “Yendim!” dedim nefsime, “Devam…hep iyiye”,
Döndüm baktım geriye,
Nasıl çıkmışım bu tepeye, sabırla, şevkle,
Tebrik ettim kendimi sevgiyle.

Bir de baktım ki sağıma, soluma,
Nice kayalar, nice tepeler
Onca başarı yetersiz gelecek nazarında,
Daha çok ilerlemek gerek bu yollarda,
Aynı şevk, aynı sabırla.

E.G. (Kırkbir Yaprak Gül)

Kırk (Yazılarımın kırkı çıktı!)

Bir hikmet vardır kırk sayısında; Türk edebiyatındaki, Türk kültüründeki yerinde. Çok yerde, Tevrat’ta, İslam’da, Mısırlıların gök takviminde ve daha nice kaynaklarda da karşılaştığımız bir sayıdır.

Dede Korkut hikâyelerinde kutlamalar, düğünler kırk gün kırk gece olur mesela. Boğaç Han kırk günde iyileşir, kırk akça vardır bir de köprü geçmek için… Masallardaki kırk haramileri hatırlarsınız… Çocukluğumuza dönüp tekrar okumak gerek hikayeleri bu yaş almış kafayla, anlamak gerek kırk sayısının önemini. Ya da değişmemiş, eski gelenek görenekleriyle yaşayan kırsal bölgelere gidip bizzat yaşamak gerekir.

Kılı kırk yarmak… Kırk tarakta bezi olmak… Hamamda kırklanmalar…Doğum, ölüm törenleri; kırkı çıkartmak…bize ait pek çok şey…

Peki, nedir kırk günün hikmeti? Bir görüşe göre Mısır’da gözlemlenen değişimler bunun kaynağı: Mesela, belirli zamanlarda yağan yağmurların kırk gün sürmesi, meyvelerin bitkilerin kırk günde oluşması gibi. Nitekim bizim toplumumuzda da kırk sayısı hazırlıkların tamam olduğunu belirtir bir sayıdır. Bu görüş, tecrübeyle kırkın önemini görmüş ve görenleri de bilen biri olarak, beni tatmin ediyor doğrusu.

Önce özümüze dönelim. Ne kadar bilimsel tarafım ağır bassa ve 21 sayısının nörolojik önemini bilsem ve anlasam da, ben oyumu özümün işaret ettiği tarihimde, edebiyatımda ve kültürümdeki 40 sayısına veriyorum.

Otuzdokuz (Koç!)

XX emeklilikten bir mesaj geldi: Hayallerime kavuşmam için çalışan ‘Gelecek Koçu’m varmış! “Aaa!” dedim önce bankalar artık falcı servisi mi veriyor! Bilgi her şey tabi, önce öğrenmek gerek. Linke girdim, güzel bir tanıtım reklamı izledim ve hafiften biraz da sarkastik gülümsedim. Ülkem hiç bu kadar ‘koç’ yetiştirmemişti, gurur duymalıyım! Hele çeşitlemelere hayran olmalıyım! Bir ‘gelecek koçu’ eksikti!

İlk koçlukla tanışmam, ilk liderlik eğitimleri almam üzerinden on yedi yıl geçmiş. Amerika’da işim çerçevesinde yöneticilik pozisyonlarında verilen ve tekrar edilen eğitimlerdi bunlar. Ayar yaparlardı bize, çok da faydalı olurdu. Aslında önemli bir konu: Benim de çalıştığım bir alan ama çok da kirlendiğini düşündüğüm bir ifade koçluk.  Amerika’da sayılı üniversitelerde meslek olarak düşünülen ve kapsamlı eğitimler sonucu eğitimci sertifikaları verilen bu eğitimler bizde nasıl veriliyor, işte bu bir muamma.

Son beş senedir güzel ülkemin güzel koçları mantar gibi her yerden çıkar oldu. Faydalısı pek faydalı, ömür uzatır, yaşam kalitesi artırır. Ama hangisi faydalı hangisi zehirli, bir de bunu anlamamız için koçlar türer ve dersleri açılırsa hiç şaşmam!

Her şeyin satış olmadığı, kazanç odaklı değil paylaşımcı odaklı bir dünyayı özledim 🙂

Otuzsekiz (monotip)

‘Hollywood’ yanağım varmış da haberim yokmuş! Bir yaşıma daha girdim! Meğer benim zayıflık dediğim ‘Hollywood’ yanağıymış!

‘Hollywood yanağı’ deyince TV’deki sunucu, merak ettim, izledim neymiş bu öğrenelim diye. Meğer çökük yanaklarla ortaya çıkan elmacık kemikleri moda olmuş. O yüzden küçük bir operasyonla yanakların içinden yağ bezeleri alınıyormuş. Bu yetmiyorsa elmacık kemiklerinin belirginleşmesine, o zaman da o bölgeye dolgu diye başlayıp “A dur ‘Altın Oran’a ulaşalım” deyip çeneye dolgu vesaire diyerek değişime devam ediliyormuş.

Ne zaman yaşlanmayı geciktiren operasyonlardan değişim operasyonlarına yöneldik. Hani aynı saç renkleri, aynı kesimler, benzer tarzlar hem giyimde hem konuşmalarda tamam da… aynı tipi tipe bürünmek…bilemedim. Her kadının kendine özgü özelliklerle güzel olduğunu düşünen bana ters. Hani bu değişikliklere sağlığımız için kendimiz için giriyorsak eyvallah, ama başkası için veya ilgili kazanımlar için giriyorsak, bir durup düşünmek gerek.

Güzeldi bence eskilerin güzellik anlayışı: Fiziksel güzellik temizlikle, bakımlı olmakla tanımlanırdı. Beyaz, lekesiz, ütülü kıyafetler giyilirdi. Temiz bir cilt, temiz saçlar, temiz tırnaklar, bakımlı eller yeterliydi güzellik için. Hollywood yanağı da zaten yanında bonus olarak gelirdi, kadınlar genelde zayıftı bir tüketim canavarına dönüşmeden önce. Nerede şimdi güzelliği bakışlarda bulanlar, ruhtaki güzelliği önemseyenler?

Gülümsemektir yüzdeki makyaj, gülen gözlerle bir bakıştır yüzdeki güzellik, oysa.

Otuzyedi (Eyvallah!)

Empati, diğer kişinin duygularını, nasıl hissettiğini, içinde bulunduğu durumu anlamak diye tanımlanabilir. Yani diğerinin yerine kendini koyarak onun bakış açısıyla olaylara bakması, ve duygu ve düşüncelerini doğru anlamasıdır.

Empati herkes tarafından yapılabilir, istenirse tabi!. Ki, geçmişte empati davranışı bence çok yaygındı. İlişkilerde, ticarette kaybetsen de karşındaki kişinin de kaybını görür, onurla ve sükûnetle durumu kabul eder, saygınlığını korurdu bizim büyüklerimiz. Bugün bu konuda “biraz empati” diye bağıran isyan edenler var ise, işte onlar büyükleri gibi terbiye alan farkındalığı olan kişiler: Yani, karşı tarafın ne söylediğinden çok ne duymak istediğine odaklanan, ya da dinlemek ve anlamak yerine nasıl bir argümanla cevap üreteceğini hesaplayanlardan değil. Bu kişiler artık doğru-yanlış kavgalarına, kendi doğrularını dikte ettirmelere karşı gelenler, önce dinleyenler, anlamaya çalışanlar, çözüm üretmeye çalışanlar ve yollarına devam edebilenler oluyor.

İşte ben de onlardan biri olarak aslında bir alış verişte kaybetmiş, karşıdaki kaybettiği iddialarını ispatlayamasa da onun durumunu da kabul etmiş, empati kurmuş, sineye çekmiş ve ‘Eyvallah’ demiş bir bireyim, an itibariyle.

Aslında dilimizde var olan ‘Eyvallah!’ ifadesinin günümüzdeki gibi gelişi güzel kullanılması değil, anlamında kullanılmasıdır, empati.

Eyvallah…Tabi öyle olsun, Hakk’la kabul ettik.

Otuzaltı (tarif)

Ne zaman koşmaya başladık yanlış hazların peşinden? Nasıl değiştik bilmeden, kuruduk, yitirdik güzellikleri!

Yemek yemek mesela, bir keyiftir ihtiyaçtan öte, yaşamla paylaşımdır, gelecektir. Ama yalnız başına değil, tad almadan değil, paylaşmadan, haz duymadan değil.

Kim değişir annenin mutfağından gelen kokuya lokantadan gelen kokuyu. Tencereye daldırdığımız kaşıkla annemizden an be an yediğimiz sert bakışlara kıkırdayarak verdiğimiz tepkiye kim değişir garsonun düz bakışını. Kim değişir ailemizle oturduğumuz sofrayı boş bir lokanta masasına… Annelerimizi, anne gibi saydıklarımızı ziyaret etmez olduk…

Kim değişir eşiyle sevgilisiyle birlikte mutfakta oynaşarak yemek pişirmeyi, o muhabbette paylaşılanları, bir havalı restoran deneyimine. Yemek beklerken bakılan telefonları, o ‘an’ı birbirleriyle değil sosyal medyayla paylaşmayı kim tercih eder sevgi yüklü bakışlara, sıcacık dokunuşlara… Evde yemek pişirmez olduk…

Biz çok değiştik! Ve ne çok şey kaybettik!

Otuzbeş (yapraklı sukulent)

Sabah erkenden gördüğüm bir güzelliğe merhaba deyip şıklığına iltifat etmekle aldığım bir sukulent (anne ve yavru şeklinde) günümü nasıl güzelleştirdi anlatamam.

Hayatımda bazı insanlar vardır, merhabadan öteye geçmem fakat bilirim çok iyidir, güzel insandır. Bu insan da iş yerimde uzaktan uzağa izlediğim, neşeli, güler yüzlü, ahlâklı bir kadın. Ama farklı, farklı olduğu için de önce dışlanmış, geç anlaşılmış ve sonrasında kanıksanmış.

Farklılıklar insanı güzelleştirir, topluma renk katar diye benim gibi düşünenlerden ziyade farklı olanlar tu-kaka diyen bir toplumda yaşıyoruz. Neyse ki tu-kaka zamanla değişebiliyor toplumumuzda bir artı olarak ve sevebiliyoruz, kucaklayıp içimize de alabiliyoruz farklı olanları. Belki de farklılıkları sevenler ve değer verenler pek de az değil düşündüğümüz kadar.

İşte bu farklı güzel insanın sabah bana verdiği saksıdaki bu canlı, öyle hesaplı ya da nezaketen alınan çiçeklerden farklı geldi bana. Kişinin elleriyle büyütüp çoğalttığı ve bir kısmını benle paylaşmak isteyerek mutluluk verdiği ve muhtemelen aldığı bir davranış, sevgi davranışı, bir sevgi alış verişi.

İnsan kalbinin açık olması ve koşulsuz sevebilmesi hep kazandırıyor özünde, kaybettikleri fasa fiso.

Otuzdört (Duygusal Zekâ)

Hep söyledim, halen de söylerim. Biz Türkler zeki insanlarız! Ama sonra sorarım, peki akıllı mıyız?

Akıl ve zekâ arasındaki fark nedir? Zekâ, IQ dediğimiz zaten hepimizde doğuştan var olan, biyolojik, kalıtsal bir durumdur. IQ sayesinde öğrenir, öğrendiğimizden yararlanabilir, yeni durumlara uyum sağlayabilir ve çözüm yolları bulabiliriz. Akıl!… işte o zekâyı kullanma becerisidir. Örneği de sevgili doktora arkadaşım Amerikan vatandaşı Wesley: IQ su yüksek olmayan, ne yaparsa yapsın bizim gibi kavrayamayan, fakat bu farkı kapatma adına ana dili olmasına rağmen hocalarının konuşmalarını kasete alıp defalarca dinleyerek kelime kelime not çıkaran ve bizlerden iki kat fazla enerji ve emek sarf eden güzel insan.

Akıl Wesley’deki boşluğu doldurdu, mesafeyi kapattı…Akıl IQ’yu yendi. Sonuç: Wesley en iyi işi hepimizden önce kaptı. Birinci adım güzel. Eğitim için yeterli geldi sanki. Peki, Wesley iş hayatında ve özel hayatında ne kadar başarılı oldu?

Bizler mesela, IQ yüksek, akıl da şükür var, çok mu başarılıyız? İş hayatımızda, ev hayatımızda, ilişkilerimizde, çocuklarımızı yetiştirmemizde, yaşadığımız topluma katkılarımızda?

Bir de bir zekâ daha var ki bizde esamesi okunmayan…DUYGUSAL ZEKÂ, EQ dediğimiz hepimizde farklı miktarlarda var olan ama geliştirilebilir olan…

Kendisinin, kendi duygularının farkında olmayan, özünden kopuk, hedefleri, motivasyonu şaşmış, stresi yönetemeyen, diğerinin duygusunu anlamayan, anlamak istemeyen, problem çözme becerisi olmayan bir birey, iki artı iki eşittir dört demiş…ne fayda?

Bakalım çevremize, gelişmişlere, insanın değerli olduğu toplumlara…

Duygusal Zekânın fendi

IQ’yu, aklı, haydi haydi yendi.

Otuzüç (Tespih!)

Lise yıllarında meditasyona sarmıştım. Kendimce yoga ve meditasyon yapıyordum. O zamanlar popüleritesi yoktu. Biraz içgüdüsel, biraz deneyimsel ve kitaplardan edindiğim bilgiler çerçevesinde her gün uygulama yapıyordum. Nefes tekniklerini, yoganın basit pozlarını…O zamanlar yazardım da, hem de her gün….Sonra uzun yıllar bunlardan uzaklaştım. Eğitim ve çocuk dışında kendime özel hayatım olmadı. Bu kendimi çok eleştirdiğim bir dönemim oldu.

Son yıllardır tekrar ‘eski ben’e dönüş yaptım sanırım. Yogaya başlayayım dedim, başlamadan bıraktım, bir türlü tatmin olamadım. Meditasyona döneyim dedim, onu okudum bunu okudum, izledim, ve boğuldum. Hep yetersiz, eksik, bilgisiz hissettim kendimi. O kadar çok yoga türlemesi, meditasyon türlemesi çıkmış ki, okumaktan bir türlü başlayamadım, motive olamadım.

Sonra bir gün dedim kendi kendime “Sen ne öğretiyorsun?” Herşeyin aslında özünde basit olduğunu, basite indirgendiğinde ne kadar berrak, dolayısıyla anlaşılır ve uygulanabilir olduğunu öğretmiyor musun? Bir şeyi basit haliyle anlaşılır anlatabiliyorsan biliyorsundur tezini savunan sen değil misin?

Ve tekrar başladım meditasyona. En basit ve yalın haliyle 5 dakika, biraz nefes, biraz ‘ben’. Ay şöyle mekan bul, böyle otur, şu şekilde nefes al dertlerinden uzak, ‘öz ben’ e o kadar yakın.

Meditasyon pek çoğumuz tarafından karmaşık görünür. Pek çoğumuz bu tekniği uygularken doğru yapıp yapmadığını sorgular. Fayda görmek için uzun yıllar deneyimlenmesi gereken bir iç yolculuk olarak düşünür. Oysa hiç de karmaşık değildir. Meditasyon bedeni ve zihni rahatlatan bir tekniktir ve yanlış yapılması mümkün değildir. O yüzden kendinizi hiç üzmeden kolaylıkla uygulayabilirsin.

Tabi, yoga eğitmenlerinden, meditasyon öğretenlerden eleştiri alabilirim bu ifadelerimle. Ne yapalım! Hayat farklı görüşlerle güzel!

Otuziki (Serendipity)

Serendipity tesadüfi olayların ve gelişmelerin mutlu ve faydalı sonuçlara dönüşmesini ifade eden İngilizce bir kelime. Ve benim en sevdiğim romantik filmlerden biri…İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim…yüzünüzde gülümseme eksik olmaz o dakikalarda…aşkın iki insan arasındaki (neredeyse fiziksel gözle görülür bir şey gibi) akışını, umudu, kaderi, heyecanı naif şekilde anlatan bir romantik komedi. Hepimize o kadar yakın, ama çabuk tüketen ve değerlerin yok olmaya yüz tuttuğu çağımıza biraz uzak…izlemeden anlatılamaz.

Nereden çağrışım yaptı derseniz, yazılarımdaki tesadüfi durumlardan…bir de laf aramızda tatlı bir tesadüften…aslında çoğumuz özümüzden kültürümüzden farklı uyumsuz birliktelikler içindeyiz. Uyumsuzluklar sonucu yaşadığımız pingpong topu gibi çarpışmalar içerisinde her ne kadar birbirimize çekilsek de, bir o kadar şiddetle uzaklaşabiliyoruz. İşte o uzaklaşılan süreçlerde çoğumuzun basit beklenmedik bir şekilde özlerine uygun kişilerle bir araya gelebileceğimize olan inancım sonsuz. Hani olur ya son derece tanıdık bir hisle çekilirsin bu aslında hiç tanışmadığın kişiye, gözlerinden kalbine yolculuk edersin zaman kavramı yokcasına. Ayrılıklar da bir nimet içeriyor bu durumda, öyle değil mi?

Güzel insanların hep kendinden epeyce farklı insanlarla birlikte olduğuna şahit oldum yıllardır. Farklı derken de aslında verdiği değerlerden ödün verecek kadar farklı insanlarla birlikteliklerden bahsediyorum. Hassas olanların mesela kaba biraz yıkıcı fakat sahip davranışlı insanlarda güven aradıklarına çok şahit oldum. Zamanla kişinin gerçek doğasını görüp, aradıklarını bulamadıklarında uzaklaştıklarını da. Kızgın ve enerjik insanların sakin insanlarda huzur bulduğunu gördüm. Huzur buldukları insanları yıpratarak uzaklaştırdıklarını da. Bu söylediğim öyle basitçe ters kutupların birbirini çekmesi gibi bir şey değil aslında…

İşte, bu güzel insanların aslında daha meraklı olanlar olduklarını, kendinde ve herkeste farkı merak ettiklerini düşünüyorum; Serendipity ye olan inançlarını. Bazılarımız, belki nispeten daha naif ya da daha cesur olanlarımız, olmazla yaşamaya çalışarak belki de çeşitlendiriyoruz kendimizi. Hani kan karışınca daha güçlü nesiller çıkar ya ortaya, belki de böyle daha güçlü kafalar sağlıyoruz kendimize, sınırlarımızı esnetiyoruz, net belirliyoruz. Tecrübe ediniyor, büyüyoruz. İnanıyoruz bu kelimenin anlamına.