Yirmisekiz (İKİGAİ)

Kendime ayırdım bugünü, internette biraz dolaşıp ne var ne yok, kim ne yazmış ne paylaşmış diye zaman geçiriyor, eğleniyorum. Haleti ruhiyetimde sanki bana bugün gerekli olan bu. O yüzden araya dereye sıkıştırmadım ekran karşısındaki gezintilerimi, zaman bol bugün bana.

Tesadüf bu ya, üst üste birkaç blog yazısı IKIGAI kitabını özetliyordu. Birden, “Senin ‘İkigai’n ne?” diye soran eski bir blog yazısını hatırladım. Kitabı ben de yakın zamanda okumuştum. Bu kadar önüme gelince de bu soruyu cevaplandırmadan geçmeyeyim dedim.

Önce yazarları incelerim okuduğum bu tarz kitaplarda…Neden bu kitabı yazmıştır anlayabilmek için derinliğini. Her iki yazar da İspanyol. Héctor García aynı zamanda Japon vatandaşı ve uluslararası bir kişi. Francesc Miralles ise gazeteci yazar ve ödüllü bir edebiyatçı. Kişisel gelişim üzerine odaklanmış.

Bu arada ‘IKIGAI’ teriminin Japonca anlamının ‘yaşam değeri’, ya da ‘yaşamdaki amacınız’ olarak ifade edildiğini söyleyeyim. Aslında herkesin kendi ‘ikigai’ si olduğunu ifade ediyor kitap ve tanıtıyor Japonların sırrını. Sır mı? tartışılır: Mesajlar ortak; iyi, doğru ve yeterince beslen, sağlam kafa sağlam vücut, işleyen demir ışıldar, az stres, doğru ve somut hedef, dostluk, sadakat, sade yaşam, iyimserlik, yoga öğretileri ve meditasyon.

Şimdi de arkadaşın sorduğu “Senin ‘İkigai’n ne?” sorusuna cevabım:

Kaliteli, sağlıklı ve onurlu yaşamak ve paylaşmak için gerekli her şey. Bunları başarmak için de her gün mücadele ediyorum. Bazen düşüyorum bazen kalkıyorum ama mücadele etmeyi sürdürüyorum. Kaliteyi tutturmak için stresle baş etmeye; sağlıklı yaşam için elimden geldiğince spora, sağlıklı ve yeteri kadar yemeye, sevdiklerimle vakit geçirmeye zaman ayırıyorum. Onurlu yaşamak ise çizgimden çıkmamakla oluyor. Tüm bunlar benim sevdiğim, iyi olduğum, kazandığım ve herkese kazandırdığım şeyler.  İşte benim İkigai’m, var oluş şeklim.

Bu ne Japonların sırrı, ne Karadeniz yaylarımızda yaşayan insanlarımızın sırrı, ne de benim. Hepimizin çabası genelde bu, doğru yolda olanlar ve olmayanlar, bir de olamayanlar olarak ayrışıyoruz. Bence başarı sadece içimize dönmekle alakalı. Ara ara kaybettiğimiz ’ben’i bulmakla. Çevremizin bize verdiği ve bizim tercihlerimizle izin verdiğimiz zararlar, ‘ben’ de açılan yaralar, ancak kişisel gelişim çerçevesinde öğretiler ve tekrar hatırlatmalarla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu çerçevede güzel bir kişisel gelişim kitabı. Ama o kadar da uzağa bakmaya gerek yok diyorum. Aynı resme farklı perspektiflerden bakıyoruz sadece, ki bir perspektiften göremezsek diğerinden belki görebiliriz diye. Görebilmek, farkındalık anahtar, harekete geçmek kapının kolu.

Karadeniz yaylalarındaki yaşam sırları diye İngilizce bir kitap yayınlasam, o da bu kadar satar bence.

Uzağa bakmaktan yakını görmez olduk. Başkasına bakmaktan kendimizi görmez olduk.

Yirmiyedi (milyon pırıltı)

Babam en güzel tatil yalnız tatildir der, kendinle baş başa geçirdiğin. Hep paylaşmayı seven biri olan ben hiç katılmazdım bu düşüncesine ne yalan söyleyeyim. Tabi bir zamanlar…peki şimdi?…

Nasıl özlemişim kendimle kalmayı, özlediğimi fark etmeden. En sevdiğim pırıltılar karşımda, güneşin, gücün suya vurduğunda oluşan o kıpır kıpır ışıklar…beni en mutlu eden gerçeklerden biridir. O ışıltı içime girer bedenimin her noktasında akar, ve dudaklarımda buluşup gülümsemeye dönüşür. Gözlerime ve algıma teşekkür ediyorum bu hissiyatı yaşamamı sağladıkları için.

Pırıltıların arasında iki arkadaş sörf tahtalarının üzerinde sanki kulağımdaki müzikle dans ediyor. Çok sakin, çok huzurlu.

Acaba tüm varlıklar şu anda aynı şekilde bu nimeti, huzuru hissetse ne değişirdi yaşamda?

Bir de büyük sözü dinlemeyi, anlamayı büyümeden önce başarsaydık ne değişirdi yaşamlarımızda?

Her ikisinin de olmaması biz var ettiğine göre….HERŞEY!

Yirmialtı (boyut mu, cesaret mi, nezaket mi?)

Yorucu bir günün ardından bahçede endorfin salgılıyorum köpeklerimi severek ve oyunlarını izleyerek. Boyut mu cesaret mi ağır basıyor diye bahse tutuşmuşum kendimle. Küçük bu sefer iyi dalıyor büyüğe boyundan boyundan. Zıplasa yetişemez ama gayretli…bir yolunu bulacak besbelli. Arada bir, büyük bacakları altına alıveriyor küçüğü, üstünlüğünü gösteriyor.

İzliyorum…Boyut besbelli ötesine geçmiş cesaretin, ama belki de en önde olan nezaket! Nazikçe bertaraf ediyor büyük küçüğün saldırılarını. Nazikçe gösteriyor gücünü, acıtmadan, ezmeden.

Küçük cesaretli, büyük güçlü ve nazik. Hangisi kazandı? Bence kazanan küçük. Ama cesaretiyle değil, büyüğün verdiği güvenle zarar görmeyeceğini bilerek cesaretini ortaya koymasıyla.

Sana zarar verilmeyeceğini bilerek kendin olmak ne güzel bir şey!

Yirmibeş (madde antimadde)

Kâinatın ilk yaradılışındaki büyük patlamada eşit sayıda madde ve anti-madde oluşmuş olması gerektiğini söylüyor fizikçiler. Ama bugün baktığımızda var olan en küçük formdan en büyüğüne kadar maddenin ağırlıklı varlığı görülüyor. Yani anti-madde nispeten çok daha az bulunuyor. Peki, evrendeki bu dengesizliği yaratan ne? Her şey denge üzerine kurulmuşken, neden dengesizliğe doğru gidiyoruz?

Fizikçiler bu asimetrik duruma açıklama getiremeye dursunlar, ben de dönüp evrendeki ‘hiç’ kadar formumla var olduğum küçük çevremdeki dengesiz formlara ve bu formların oluşturduğu toplumlara açıklama getiremeyeyim!

Doğa tek bir oluşuma açık değildir, oysa. Oluşumlar çift üzerine kuruludur. Nefes almak için nefes vermek gerekir mesela. Nesil devam ettirmek için bir eş gerekir. (lütfen burada Jurassic Park filmindeki müthiş sözü (‘life finds a way’ yani ‘yaşam bir şekilde yolunu bulur’) öne getirmeyelim 🙂 )

Biz ne zaman ki bunu unuttuk, dengesizliğe doğru yelken açtık; bir ben var mı benden içeri diye sorgulamadık; sorgulayanları unuttuk; maddeye değil de anti-maddeye, ‘ben’i oluşturan şeylere sırtımızı döndük,… Dengesizleştik.

Bence suçlayalım evreni, evrendeki dengesizlikleri! Bizde suç yok, hiç olmadı!

Yirmidört (saat geçmiş)

İnsan desteğe ihtiyaç duyduğunda sarıyor geçmişe, geçmiştekilere, geçmişte yapılmış anlaşmalara uymayanlara ve durumlara. Yoksa pek çoğumuz geçmişi geçmişte bırakıp bakıyoruz önümüze, dönüyoruz günlük işlerimize, mücadelelerimize ve her anda yakalamaya çalıştığımız küçük mutluluklara.

Ama öyle bir an geliyor ki, bir durum çağırıyor geçmişi, hesaplaşmalarımızı. Yaraların izleri hiç geçmiyor ki, sadece acıtmıyor zamanla ama zaman zaman sızlıyor ya da öyle hissettiriyor. Duygu desen, bence yok, kalmıyor… karşıdaki, olmadı kendin ya da her şey affedilmiş. Fakat düşünce… işte o hiç gitmiyor. Hâlâ muhasebeleşme, hâlâ sorgulama.

Bence asıl sağlıklı olan da bu aslında. Çünkü muhakeme devam edecek ki gelecekte karşılaşacağın durumlarda daha iyi bir duruş sergileyebilesin. Bence eller havaya, çivi çiviyi söker hikayeleri ne çözüm ne gerçek. Gerçek olan gerekirse bin defa olacak yüzleşmen,  muhasebeleşmen.  Ama duyguyu geçmişte bırakarak. Çünkü düşünce zamanla değişen bir şey iken, duygu hep aynı, sadece hissiyat derecesi farklı.

Oğlumla acildeyiz. Küçük bir sağlık sorunu. Düşünüyorum neden yine yalnızım diye. Anne kutup ayısı misali. Acıtmıyor, çünkü duygu yok, ve zaman, sağlık ve maddiyata yetebiliyorum. Ama acıtıyor oğlumu, ideallerimi, perspektifimi. Acıyorum değer sorumluluk bilmeyenlere, önceliklerini doğru sıralandırmayanlara, vermeyenlere. Ama acımıyorum verdiklerime, sevgime, mücadeleme.

Sadece düşünüyorum.

Yirmiüç (Elli Ayaklı!)

Sıkıntı ne anlamadım. Terazinin dengesizliği mi?

Bir yardımcı çalışanım var(dı) ki sormayın…zıpkın! Beş saatlik işi iki saatte, hakkıyla, beceriyle tamamlayan, işten kaçmayan, homurdanmayan, enerjik, pozitif. Hani komşulara pek de övmediğim nazarlık. Biz kadınlar için bulunmaz nimet.

Tabi bu özelliklerin ‘anti’si olmaz olur mu? Olur, olur tabi ki…Ama bu ‘anti’ özellikler kişilikte ortaya çıkınca, pervasızlık, öfke kontrolsüzlüğü, serbestlik gibi,  zorlukları da bir hayli oluyor. Peki kazanımlarım karşılığı bana ne düşer, anlayış, sabır ve görmemezlikten gelme. Çünkü, hani eskilerin ‘elli ayaklı’ dediklerinden. Mumla arasam bulamam. O zaman özgür de bırakacaksın. Bunaldı mı çıkacak, istedi mi vereceksin…terazi bu ya, dengeleyeceksin.

İyi de sorun ne o zaman? Sorun hadsizlikte. Evine girenle yaptığın kontratta. Mükemmel bir iş bile yapılsa, saygısında, terbiyesinde. İşte bunlar olmayınca YOL VER GİTSİN! Nitekim yol verdim, iş başlangıcı arifesinde, çocuğun okulunun başladığı gün. Zor oldu rahatlığımı düşündüğümde. Ama işi kendim yaparım, yine de bu saygısızlığa boyun eğmem, minnet etmem edasıyla kibarca verdiğim yolda huzur buldum ne yalan. Uzatmamak bunun anahtarı idi.

Anlaşılan hiç fark yok karı, koca, çalışan, anne, baba!…kim girerse evimize, yaptığımız anlaşmalar yaşamın karar merkezi. Bu anlaşmalara uyulmadığında, ihtiyaçlarımızla bağıntılı korkularımız yüzünden eğer zamanında, yerinde ve aklıselim karar almazsak kendimize ve karşımızdakine zarar veriyoruz aslında.

Kendimi daha çok sevmeye başladığımdan ve öne koyduğumdan beri bu tarz engellerim azaldı. Prensiplerime, iyiye, doğruya, saygıya, ahlaka uymayanlara yol veriyorum gitsin! Huzur gelsin.

Yirmi iki (çeşit lazım)

İzindeyim. Bayram ve bayram temizliği, ziyaretleri derken bana kalan son birkaç günü evde geçirme hatasına düştüm. Sonuç acı ama faydalı ve kaçınılmaz…dolap çekmece dip köşe temizlik!

Ne çok ojem rujum yüz bakım malzemelerim varmış…Neye ki son yıllarda kremlerimin ve makyaj malzemelerimin çeşitliliği ve sayısı azaldı. Artık gereksiz makyaj malzemesi almadığım gibi kremlerimi de bittikçe yeniliyorum. Yine de ‘azalmış dediğim bu mu?!’ diyerek gözlerim faltaşı gibi açılmış bakıyorum çekmecelerime. Belli ki güzelliğimi yitirme kaygılarına sık sık yenik düşmüşüm son zamanlarda. Masraf kalemim kabarmış. Alternatiflere doğru kaysam mı artık derken, yok biraz daha direneyim botoksvari yaklaşımlara diyorum her ne kadar yeniliklere açık da olsam.

Yaş aldıkça ve bu kadar renk ve çeşit deneyimledikten sonra tabi ki çeşitliliğim azalıyor gibi. Yine de anlıyorum ki ne kadar klasiklerim ve vazgeçilmezlerim olsa da farklı oje ve ruj almaktan kendimi alıkoyamıyorum. Nedeni de bence benden bir kadının değil birkaç kadının çıkması. Farklı zamanlarda farklı hissetmek ya da farklı hissetmek istemek…işte bütün olay bu. Bir kere kullanmışım bu oje rengini, sefam olsun. O an beni iyi, hissettiğim gibi ortaya koymamı sağlamış ya, yeter de artar bir sebep, öyle değil mi?

Ya ayakkabılarım…Vallahi o bambaşka bir alan, hiç girmeyeyim. 😊

Yirmibir (sayısının sırrı)

Araştırmalara göre bir nöronun yeni bir bağlantı kurma süresi 21 günmüş. Dolayısıyla 21 gün tekrarlanan davranışlar alışkanlık haline gelebiliyormuş. Yani 21 gün boyunca her gün sabah 6 da kalkarsanız, 21 gün sonunda otomatik olarak o saatte uyanıyormuşsunuz.

Peki elde ettiğimiz bu alışkanlıkları kaybetmek için de 21 gün tersini mi yapmalıyız acaba?

Tabi biz Türkler için 40 gün daha anlamlıdır belki de. Doğumdan ölüme pek çok gelenek 40 gün için tekrarlanır. Hatta atasözümüz de var: ‘Birine 40 gün ne dersen o olur’ , yani deli de deli olur, akıllı de akıllı olur, 21 değil 40 gün için geçerli bir atasözü.

Merak ediyorum tüketebilmek için var olan bilgileri köpürterek, şekilden şekile sokarak nereye kadar gideriz acaba? Mesela kişisel gelişimciler kapmış bu bilgiyi, şu olumlama bu olumlama, ‘aman 21 gün aralıksız her gün inanarak tekrar’ falan derken bir yere gidiyoruz ama nereye, belki başladığımız yere…çember içinde turlamaca.

Biz kadınlar değil 21 gün, belki 21 ay, belki 21 yıl boyunca öz güvenimizi öyle gömmüşüz, gömdürmüşüz ki, bunu 21 günde olumlamalarla nasıl çıkarırız bilemedim. Okusalar ukala sayılan, okumasalar cahil telakki edilen, konuşsalar susturulan, giyinseler karışılan, giyinmeseler maazallah, kız olarak sevilmemiş, eş olarak eşitlik verilmemiş, anne olarak kıymet bilinmemiş, kadın formunda bir yere konamamış ne yapsalar hatalı olanlar…Zamanla kendilerini, değerlerini kaybetmişler sosyal medyalarda aramışlar. Başkalarının hayatlarını kendi hayatlarıyla karıştırmışlar. Oralarda kendilerini bulamayacaklarını anlayanlar kişisel gelişim kitaplarına sarmış. Okuyarak bir yere varamayanlar hap şeklinde kişisel gelişim dersleri almış, yarım gün içinde sertifika alarak ‘kendisine’ ulaştığını sanmış.

21 gün yeni alışkanlıklar edinebilmek için bilimsel bir kanıt dahi olsa, eski alışkanlıklarının tersini gerçekleştirmek için ne kadar bilimseldir, sorarım bilim insanlarına. Şartlar değişmeden, çevre, inançlar değişmeden kendini tekrar bulmaya, gidişata başkaldırmaya yeltenen kadınları da yürekten alkışlarım. Var olduğu ortamda, duruma göre bir gün, duruma göre yıllar alacak geri dönüşüm ve yeniden doğuş için tek reçete vardır aslında. Kendine inan, kendine güven, kendini sev. Ki başkasına inanabilesin güvenebilesin ve sevebilesin.

Yirmi (Az mı geldi?)

Uzun zamandır ilk defa kesintisiz ve denizli kumlu bir tatil yaptım, hem de iki hafta. YETMEDİ!

Soruyorum kendime, “tatilin nasıl geçti” diye soranlara her seferinde “yetmedi” demez miyiz? Aslında cevap da konu da bu değil bence. Zaman nasıl göreceli ise, doyum da beklentiyle bağlantılı olabilir mi?

Severim Perşembe akşamından yola çıkmayı. Üç-dört günlük tatil bana en idealidir. Uzun tatiller yorar, sıkar derim hep; her şey tadında olmalı…Azla yetinmek bence en güzeli. Üç-dört günlük tatillerimin duygusu hep 10 güne tekabül eder. Kısıtlıdır ya zaman, her anın değerini bilir, keyfine varırım. Tam yetti derim, kararında, iyi dinlendim. Oysa şimdi, iki hafta yetmedi! Bedenim dışında her şey kumsalda kaldı. Aşk da yoktu aklımı kalbimi oralarda bırakacak oysa…

Çoğun değerini bilmemek değil konu aslında, azın kıymetini bilmek. Azın beklentisi, kıymeti, heyecanı, doyumu hep daha çok. O zaman neden çoğa gidiyoruz ki? Çok için neler kaybetmiyoruz; zaman, para, inanç, haysiyet, gurur bazen… Ve ne kazanıyoruz?

Hangi alanda olursa olsun en değerli bence ‘az sayıda kalite’: Az arkadaş çok güven; az sevgili çok duygu; az zenginlik çok zaman; az tatil çok keyif; az tüketim çok okuma; az konuşma çok bilgi…

Sofradan tokluk hissini almadan kalkan sağlıklı bireylerden biri olmak en güzeli…

Ondokuz (hadsiz!)

Hadsizlik nedir? Türk Dil Kurumu tanımına göre ‘önünü ardını hesap etmeyen, hadsiz, hesapsız, ölçüsüz olan’. Ben sanırım bu kavramı daha çok basitçe ‘sınırını bilmeyen’ olarak tanımlıyorum.

Özel yaşamımızda çok karşılaştığımız, sınırlarımızı zorlayan eşler, çocuklar, anneler… hatta günlük hayatımızda, sokakta, alışverişte, trafikte her gün karşılaştığımız bir durum değil midir sizce?

Günlük hayattakiler kısa hafıza etkisiyle yaşamımızda iz bırakmıyor. Özel yaşantı derseniz terbiye, saygı ve öğreti çerçevesinde bıkmadan usanmadan cebelleştiğimiz ve umutlu olup sevgiyle karışık çaba gösterdiğimiz bir alan. Peki ya iş hayatında?…ortak proje yaptığımız haddini bilmez arkadaşlarla başa çıkmak nasıl mümkün? Siz hadsiz insanlarla gerek özel hayatta gerek profesyonel hayatta nasıl başa çıkıyorsunuz? Yazdıkça düşünüyorum, bence mutluluk kadar herkese göre değişen bir kavramdan ziyade, farklı tanımlamamızdaki sebep farklı tepkilerimizle bağlantılı. Yani, bence kendi tahammül noktamıza ve o kişinin kim olduğuyla alakalı oluyor tepkilerimiz.

Ama bir tık ötesi var: Bir şekilde profesyonellik çerçevesinde aldığımız eğitimler ve yaşam tecrübeleriyle idare ettiğimiz bu durumların özel hayatımıza taşınma durumu!..İşte en zoru da bunun olmamasını başarmak…Tahammülsüzlüğümün ve hani şu ‘cool olma’ durumumu kaybettiğim nadir anlar hadsiz insanlarla uğraşırken oluyor. Sonrasında bu olumsuzlukları eve taşımamanın yöntemini öğrenmek bence çok değerli.

Yine döndük dolaştık ‘farkındalık’ kavramına geldik mi?