Kırkyedi (yaşında AŞK)

Hiç aşkın iki kişi arasındaki akışını, fiziksel bir hale dönüşmüşçesine dalga dalga yayılışını gördünüz, kokusunu aldınız mı? Hani ‘English  Patient’ misali. Tutkunun ötesinde, sanki iki kişi birbirlerinin kanında akıyorcasına, zaman, geçmiş gelecek birbirine girmişcesine. Çok filmde yönetmenin bunu yaşatma çabasını gördüm. Hatta bir sefer bir köşe yazarımızın ‘Aşk ve Gurur’ filminin 2005 versiyonu için ‘dokunmadan aşkın anlatımı’ diye bir ifade kullandığını hatırlıyorum.

Ben böyle bir sahneyi gerçek hayatta izledim. İyi kötü dedikodusunu duymuş olduğum ve âşıkların aleni söylediği ve yaşadığı mesafeli aşklarını biraz önyargıyla karşılamış olmama rağmen, bir gün birinin diğerinin odasına girmesiyle ilk defa aynı ortamda onları görmemle tüm fikrim değişmişti.  Aradaki beş on metrelik mesafe duruşlarında tanık olduğum enerji inanılmazdı. Sanki elle tutulabilirmiş gibi duygunun, gözler arasındaki akışını hayretle ve heyecanla izlemiştim. Neredeyse kokusu vardı diyeceğim. Ben üçüncü şahıs olarak bu enerjiden bu kadar etkileniyorsam, âşıkların yaşadıklarını, bu muhteşem duygu saçaklarının verebileceği mutluluk dolu acıları düşünemiyorum doğrusu. O bağı koparmanın imkânsızlığı ayrı bir konu ama ben yine de hiç ayrılmasınlar dilerim. Ki, böyle duyguların var olduğunu bilerek aşka tutunalım bu kısa ömürde.

 

Neden yazdın bu konuda derseniz, bugün ikinci kez izlediğim bir filmden: Bir blogcu arkadaş tavsiye etmişti bu filmi. O gece izlemiştim yorumundaki güzel ifadelerin bana ulaşmasıyla. O kadar sevdim ki, önce kendisine paylaşımı için teşekkür ettim içimden sonra da yakınlarıma tavsiye ettim…ve bugün yine izledim. Film aşk ve edebiyat üzerine, çok keyifli bir film. Aslında insani değerler ve prensip öğeleri de çokça işlenmiş. Blogcu arkadaşımdan daha güzel anlatamam, o yüzden anlatımı için şu linke gidebilirsiniz: https://devecisueleyman.wordpress.com/2018/08/13/edebiyat-ve-patates-kabuklu-turta-dernegi-the-guernsey-literary-and-potato-peel-pie-society/

Kırkaltı (boğaz)

Boğazımda düğümlü kelimeler, akmıyor kalemimden kağıda bir türlü…nedendir?

İki türlü düğüm var bende. Her ikisi de boğazımda. Bir düğüm sözcüklerin, isyanların kelimelerle sesle akmadığı, akamadığı duruma sebebiyet veren. Bu düğüm karanlık, isyankâr, bir o kadar da yorgun.

Diğer düğüm ise kalbimden gelenin kalemime ulaşmasıyla huzur ve sakinliğe ermemi engelleyen. Yani ağzımdan çıkacak kelimelerden ziyade elimin yazacağına engel. Bu düğüm çok karanlık değil, aslında biraz üzgün, biraz huzursuz, biraz hasta.

İşte, mevcut durum, ikinci düğüm!

İstiyorum iyileşmeyi, sözcüklerin paylaşımların parmaklarımdan akıp gitmesini karışmasını kağıda, başka duygulara, düşüncelere. Gözlerimle ulaşamıyorsam sevdiklerime, ellerimle ulaşmalıyım. Tabi ki gözlerimi kapatmak ve sevdiklerimi düşünmek, anılarımda olmak, hayal etmek mümkün. Ama parmak uçlarımdan yazıya akan ifadeler de bir o kadar güçlü. Bu iki yol dışında var mı sevdiğine, çocuğuna, anneye, babaya, arkadaşlara, sizlere ulaşmanın daha güzel bir yolu? Bence yok.

Ellerinin temasıyla kalpten gelen enerji size ulaşmıyorsa, o elden uzak durun bence. Bu parmaklardan akan ve bu satırlara geçen duyguyu kelimelerde göremiyorsanız da okumayın.

Bir bakışın, bir dokunuşun samimiyeti anlamlısı var da, bir yazının samimiyeti, anlamlısı yok mu?

Kırkbeş (çocuk hakkı)

Bugün ‘Dünya Çocukları Hakları’ günü. İçimdeki çocuk “yaz” dedi, ben de bugün “söz küçüğün olsun” dedim ve yazıyorum.

Ben şanslı bir dönemin çocuğuyum. Savaş görmemiş, elkızından eloğlundan kardeşliği küçük yaşlarda görmüş, anlamını anlamış, yaşamış bir nesildenim. Sokağı ve komşuluğu, sahip çıkmayı ve çıkılmayı deneyimlemişim. Büyük çocukların küçük çocukların haklarını koruduğu, dışlananların içeri alındığı, biri düşünce herkesin koştuğu, annelerin sandviç dağıttığı, sırtlara mendiller koyduğu, suratları koşmaktan kızarmış al al olmuş, saçları terli herkesin katıldığı oyunları coşkuyla oynamış çocukların olduğu bir mahallede büyümüş bir çocuğum. Şanslıyım.

Çocuk haklarının dile getirilmediği, öğretilmediği bir zamanda çocukluğum geçmiş de olsa, bugünden daha çok hak ve özgürlük verilmiş çocuklardık. Şanslıydık.

Ben hâlâ çocuğum çok anlamda. “Kafamda mı, kalbimde mi?” diye sordum sabah sabah kendime. Kalbimde diyemedim. Düşününce yorgun geldi, bitkin hissettim, bakındım göremedim. O zaman kafamda çocuk olmalıyım. Evet, orada buldum kendimi birden. Dışarı çıkaramadığım, çoğunlukla kendimle, güvenirsem de en yakınımla deneyimlediğim çocuk-ben kafamda bir yerde. Bazen saklambaç oynuyor, gülen bir suratla “Ce-e” diyor komik bir şekilde aranırken karşıma çıkıp. Bazen küsüyor bana, ama çoğunlukla kitap okuyor, yazıyor, heyecanla masallar anlatıyor. Hiç mi değişmez!

Peki “O’nun hakları? “ diye sordum kendi kendime, “Koruyor muyum yeterince? Yoksa hapis mi bırakıyorum öylece?”

 

*(Resmi merak edenlere…Artist: Johnson Tsang)

Kırkdört (Hain)

Düşünüyorum da ne çok hain var şu güzelim dünyada. Bunca nimetin öylece sunulduğu bir yaşamda herkes kendi çıkarı peşinde. Gerçi bunda bir zarar yok bence az-çoktan bağımsız; insanın kendini koruması, kendi ve ailesi için önlemler alması, avantajlı durumda olmaya çalışması çok normal. Sorun, buradaki çizginin doğru çizilmemesi, kendi lehine göre kaydırılması ve kendi avantası uğruna diğerinin hakkının yenmesi.

Zannederdim ki insanlar iletişimden kaynaklı problemler yaşıyorlar. Aslında taraflar iyi niyetli, kendi durumlarına göre hareket ediyorlar. Karşıdakinin negatif duyguları, şüpheleri, korkuları algıda yanılsama yaşatıyor ve bir yanlış hareketle diğeri de pozisyon alıyor. Bu söylediklerim bir gerçek ama daha da gerçeği var. İnsanın fıtratında ise kötülük, o insan davranışını biraz önce söylediğim algı yanılsaması gibi yansıtıp, özünde kötülüğünü ortaya koyuyor. Hain dediğim bu.

İşte böyle bir hainlik sonucu dostumun canı yandı. Dolayısıyla benim de. Üstelik canını yakan da can dostu. Ne yaparsın? Ne yapacaksın, güçleri birleştirirsin. Ama bize hainlik yakışmaz. Ancak akıllıca, sabırla, destekle, haysiyetle dava kazanmak düşer bize.

Bu hainlik vurdu bir kişiyi, bir aileyi, sevdiklerini: Bir avuç insanı. Ya vatan hâinlerine ne demeli! En fenası o değil mi? Hele bu örnekteki gibi içeriden, senden çıkan vatan hâinleri!!! Kelimeler kifayetsiz.

Kırküç (eski arkadaş)

Kırk üç kişi toplandık eskilerden, sanki yıllar geçmemiş, duygu samimi, gönül açık, rahat muhabbet…tam özlenen. Saate bir baktım ki zaman nasıl geçmiş, hızla geçmiş seneleri yakalamaya çalışırken. Her birimiz şeker ama garip, belki de akla zarar. Saç, kilo, giyimdeki yıpranmaları gözetmeksizin sadece o tanıdık gözlere odaklanmışız. Benzer bakışlar, benzer konular, yakın hisler.

Bilmem bu algı farkı mı, yoksa kalbe mi yakın. Soruyorum çünkü bir arkadaşım sanki yakalamış mutlu mesut yüzümü, sanırım dudaklarımdan da dökülmüş sözler, “ne güzel eskilerden olunca daha bir güven ortamı” diye, bana şöyle bir şey söyledi ya da ben öyle anladım, “aslında öyle değil ama öyle zannetmek istiyorsun”…zzzzzzzttt…plak çizildi, müzik sustu, ortalık grileşti. Algı gözlerdeki derinliklerden geldi yüzeye, gördü yıpranmaları. Ne gerek vardı şimdi?

 

 

Kırkiki (Akıl – Beş maymun)

“Ah, bugünkü aklım olsaydı farklı yapardım” deyip de farklı yapmayanlardan mısınız?

Üstelik yapmama sebebini sosyo-kültürel çevremizin görünmez ve aleni yaşattığı baskılar olarak mı gösterirsiniz? Ya da beyaz atlı bir annenin, ya da evladın, ya da yakışıklı bir prensin ortaya çıkmamasına mı dem vurursunuz?

Şşşttt…kimse duymasın…yakışıklı bir prensti benim dem vurduğum! Çünkü annem siyah atlı güçlü ve gelenekseldi. Desteklemesi zordu, nitekim umudum çabuk söndü. Çocuklarım küçüktü, beklentim hiç olmadı. Bir umudum beyaz atlı prensti ama zamanla gördüm ki, ne gelen var ne giden. Belli ki süreç yokuş yukarı; her şey hazırdan önüme gelmiyor, bir peri kafama asasıyla yıldızlar saçmıyor, “değişeyim-dönüşeyim bari” dedim kendi kendime, “çok iş ama olsun, küçük adımlarla ilerlemek yerinde saymaktan iyidir.”

Zamanla gördüm ki, ne kitaplarla, ne de öğretiler ve derslerle merkeziyetçilik tarzında anlık bir değişim olmuyor, herkes kendi deneyimini yaşıyor. Yol aldığını gördükçe insan değişime inanıyor, özgürleşiyor. Ruhsal özgürlük fiziksel özgürlüğü de getiriyor, çünkü insan içindeki gücü fark ediyor önce. O zaman sevebiliyor, sevilebiliyor, yüreği rahatlıyor.

Hedef; değişim, dönüşüm. Sonuç; iyilik, güzellik. Süreç; AĞIR. Ağır derken bir diğerini kıskandırmayayım diye her iki anlamında kullanıyorum, hem ağırlık olarak hem zamansal olarak.

5 maymun’ hikâyesini duymuşsunuzdur. Öyle yazıldığı çizildiği gibi aslında California’da yapılmış bir deney olmayan, kitaplarda bu şekilde atfedilen ama referansı olmayan, biraz çeşitlendirilmiş biraz değiştirilmiş bir hikâye. Öğrenilmiş gerçeklerin otomatikleşmiş davranışlara dönüşmesini anlatan, pek de akla yatan ama akla yatsa da insanlarımızın sorgulamadan inandığı hikâye. Eğer bu hikâye maymunlar için doğruysa, insanlar için neden doğru olsun ki? Yaptığı hatalardan kolay kolay ders almayan, alsa da kolay kolay davranış değiştirmeyen varlıklarız biz…fakaaatt….hatayı ölesiye tekrar ettiğimiz gibi, tam ters köşe de yapabilen bir beyne ve yüreğe de sahibiz. Şimdi sesleniyorum kafese sonradan konulan maymuna…

Sevgili maymun, muza uzanmanın bedelinin dövülmek olduğunu öğrendin. Yine çık merdivene dövüleceğini bile bile, çıktıktan sonra da madem çıkmışsın merdivenden yukarıdaki asılı muza uzanmışsın, önce at ağzına muzu, bir güzel ye, dayak da sonraki öğünün olsun. En azından karnın ve ‘egon!’ doysun.

 

Kırkbir (kere maşallah!)

Kırk bir kere maşallah diyerek kendi kendime, teşekkür ediyorum bana ve sizlere. Çıktığım bu yolda geldiğim kırk birinci adım…tarif edilmez bir mutluluk…bir adım daha rahat, kaldı dokuz adım rahatsızlık!

Hangi kaybedilmiş savaşların nasıl zaferlere dönüşebileceğini kim bilebilir ki! Önemli olan o zaferlerin bir adımdan bile yakın olduğu umudunu yitirmemek. Bu süreçte de yoluna devam etmek. Babacığıma sözümü defalarca tuttum bu bağlamda; aklım karıştığında ümitsizlik duygusu sardığında, bu duygu geçene kadar aklım yerindeyken çizmiş olduğum yoldan sapmadım. Zaman gelir sâlim kafayla tekrar sorgulardım. Duygular derinse tam bir kontrol mekanizması, balans ayarı. Gönülden ve tecrübeyle tavsiye ederim.

“The life that is not examined is not worth living”…Plato                                (“Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değer değildir” Platonun meşhur sözü…)

Çünkü sorguladıktan sonra vardığımız sonuç şu sözle özetlenebilir:

“In the end, just three things matter:
How well we have lived
How well we have loved
How well we have learned to let go”…Jack Kornfield
(“Sonunda sadece üç şeyin önemi vardır: Ne kadar iyi yaşadığımızın/ Ne kadar iyi (çok) sevdiğimizin / (anlamsız şeyleri) bırakmayı ne kadar iyi öğrendiğimizin”…Jack Kornfield)

Paylaşımlarımda bir adım daha atmak istiyorum rahatsızlığıma bir adım daha meydan okuyarak…ve şiir diyorum…ilk defa paylaşmak üzere…

Yürüdüm, tırmandım sarp bir kayanın tepesine,
Derin bir nefesle “Yendim!” dedim nefsime, “Devam…hep iyiye”,
Döndüm baktım geriye,
Nasıl çıkmışım bu tepeye, sabırla, şevkle,
Tebrik ettim kendimi sevgiyle.

Bir de baktım ki sağıma, soluma,
Nice kayalar, nice tepeler
Onca başarı yetersiz gelecek nazarında,
Daha çok ilerlemek gerek bu yollarda,
Aynı şevk, aynı sabırla.

E.G. (Kırkbir Yaprak Gül)

Kırk (Yazılarımın kırkı çıktı!)

Bir hikmet vardır kırk sayısında; Türk edebiyatındaki, Türk kültüründeki yerinde. Çok yerde, Tevrat’ta, İslam’da, Mısırlıların gök takviminde ve daha nice kaynaklarda da karşılaştığımız bir sayıdır.

Dede Korkut hikâyelerinde kutlamalar, düğünler kırk gün kırk gece olur mesela. Boğaç Han kırk günde iyileşir, kırk akça vardır bir de köprü geçmek için… Masallardaki kırk haramileri hatırlarsınız… Çocukluğumuza dönüp tekrar okumak gerek hikayeleri bu yaş almış kafayla, anlamak gerek kırk sayısının önemini. Ya da değişmemiş, eski gelenek görenekleriyle yaşayan kırsal bölgelere gidip bizzat yaşamak gerekir.

Kılı kırk yarmak… Kırk tarakta bezi olmak… Hamamda kırklanmalar…Doğum, ölüm törenleri; kırkı çıkartmak…bize ait pek çok şey…

Peki, nedir kırk günün hikmeti? Bir görüşe göre Mısır’da gözlemlenen değişimler bunun kaynağı: Mesela, belirli zamanlarda yağan yağmurların kırk gün sürmesi, meyvelerin bitkilerin kırk günde oluşması gibi. Nitekim bizim toplumumuzda da kırk sayısı hazırlıkların tamam olduğunu belirtir bir sayıdır. Bu görüş, tecrübeyle kırkın önemini görmüş ve görenleri de bilen biri olarak, beni tatmin ediyor doğrusu.

Önce özümüze dönelim. Ne kadar bilimsel tarafım ağır bassa ve 21 sayısının nörolojik önemini bilsem ve anlasam da, ben oyumu özümün işaret ettiği tarihimde, edebiyatımda ve kültürümdeki 40 sayısına veriyorum.

Otuzdokuz (Koç!)

XX emeklilikten bir mesaj geldi: Hayallerime kavuşmam için çalışan ‘Gelecek Koçu’m varmış! “Aaa!” dedim önce bankalar artık falcı servisi mi veriyor! Bilgi her şey tabi, önce öğrenmek gerek. Linke girdim, güzel bir tanıtım reklamı izledim ve hafiften biraz da sarkastik gülümsedim. Ülkem hiç bu kadar ‘koç’ yetiştirmemişti, gurur duymalıyım! Hele çeşitlemelere hayran olmalıyım! Bir ‘gelecek koçu’ eksikti!

İlk koçlukla tanışmam, ilk liderlik eğitimleri almam üzerinden on yedi yıl geçmiş. Amerika’da işim çerçevesinde yöneticilik pozisyonlarında verilen ve tekrar edilen eğitimlerdi bunlar. Ayar yaparlardı bize, çok da faydalı olurdu. Aslında önemli bir konu: Benim de çalıştığım bir alan ama çok da kirlendiğini düşündüğüm bir ifade koçluk.  Amerika’da sayılı üniversitelerde meslek olarak düşünülen ve kapsamlı eğitimler sonucu eğitimci sertifikaları verilen bu eğitimler bizde nasıl veriliyor, işte bu bir muamma.

Son beş senedir güzel ülkemin güzel koçları mantar gibi her yerden çıkar oldu. Faydalısı pek faydalı, ömür uzatır, yaşam kalitesi artırır. Ama hangisi faydalı hangisi zehirli, bir de bunu anlamamız için koçlar türer ve dersleri açılırsa hiç şaşmam!

Her şeyin satış olmadığı, kazanç odaklı değil paylaşımcı odaklı bir dünyayı özledim 🙂

Otuzsekiz (monotip)

‘Hollywood’ yanağım varmış da haberim yokmuş! Bir yaşıma daha girdim! Meğer benim zayıflık dediğim ‘Hollywood’ yanağıymış!

‘Hollywood yanağı’ deyince TV’deki sunucu, merak ettim, izledim neymiş bu öğrenelim diye. Meğer çökük yanaklarla ortaya çıkan elmacık kemikleri moda olmuş. O yüzden küçük bir operasyonla yanakların içinden yağ bezeleri alınıyormuş. Bu yetmiyorsa elmacık kemiklerinin belirginleşmesine, o zaman da o bölgeye dolgu diye başlayıp “A dur ‘Altın Oran’a ulaşalım” deyip çeneye dolgu vesaire diyerek değişime devam ediliyormuş.

Ne zaman yaşlanmayı geciktiren operasyonlardan değişim operasyonlarına yöneldik. Hani aynı saç renkleri, aynı kesimler, benzer tarzlar hem giyimde hem konuşmalarda tamam da… aynı tipi tipe bürünmek…bilemedim. Her kadının kendine özgü özelliklerle güzel olduğunu düşünen bana ters. Hani bu değişikliklere sağlığımız için kendimiz için giriyorsak eyvallah, ama başkası için veya ilgili kazanımlar için giriyorsak, bir durup düşünmek gerek.

Güzeldi bence eskilerin güzellik anlayışı: Fiziksel güzellik temizlikle, bakımlı olmakla tanımlanırdı. Beyaz, lekesiz, ütülü kıyafetler giyilirdi. Temiz bir cilt, temiz saçlar, temiz tırnaklar, bakımlı eller yeterliydi güzellik için. Hollywood yanağı da zaten yanında bonus olarak gelirdi, kadınlar genelde zayıftı bir tüketim canavarına dönüşmeden önce. Nerede şimdi güzelliği bakışlarda bulanlar, ruhtaki güzelliği önemseyenler?

Gülümsemektir yüzdeki makyaj, gülen gözlerle bir bakıştır yüzdeki güzellik, oysa.