Altmışüç (Çırpınış)

İzliyorum yan masadan… Kadın anlatıyor, belli ki çırpınıyor. Bir cümle değil 10 cümle sarf ediyor düzensiz bir akışta. Her türlü dolandırıyor sözcükleri fakat vardıracağı yere vardıramıyor besbelli. Aklı karışık anlaşılan, ve güvensiz, fakat umutlu da. Bir heyecan enerjisi dolanıyor çevresinde gözle görülmez, hissedilir…

Anlatımında eller kollardan alınan destek, ifadelerindeki çırpınışı nafile, sanki. Karşısındaki adamın suratı ifadesiz. Dinliyor mu, bilemiyorum. Sessiz ifadesiz duruşunda bir atarlık var sanki;  kadının konuşmalarında sürekli bir açıklık arıyor gibi, ‘neyi yakalasam, nereden vursam’ dercesine. Algılamak istediğini ayıklıyor ve biriktiriyor gibi onca söz içerisinde…

Pozitif ayrımcı mı oldum diye sormuyor değilim kendime son yıllardır. Genelde biz kadınların hayatı kolaylaştırırken bir yandan da o kadar da zorlaştırdığımızı düşünüp erkeklere daha empatik yaklaşırdım eskilerde. Pek kalmadı bu tarafım. Yaş ilerledikçe çevremdeki daha özgür ve eşit şartlara sahip kadınlara yüklenilen yüklerin altında daha çok ezildiklerini gördüm.

Kuş vardır güvercin misali çırpınır güzelliğe. O güzelliği yaratırken kanatlarındaki çırpınışla gelen rüzgar, kalkan tozlar, uçuşan birkaç tüy olmamalı dikkat çeken. Güvercinin zarafeti, naif çabası olmalı. Bakanın da güzel yüreği olmalı doğruyu görebilmesi için. Neden onca çaba? Dil, el, kol desteğiyle harcanan zaman, peki? Kendini ifade etme çabası?

Karmakarışık sözcüklerin içinden yaşanmışlıkları yakalamaktır özen. Çünkü duygu karmaşasında insan saçmalar. İçerisinde o kadar çok yaşanmışlıklar, iyi kötü öyle anılar ve kırgınlıklar vardır ki! Dolandırılan sözcüklerle oluşan rüzgârlara değil, kuşa odaklanmak gerek bu yüzden.

Oysa sınırlar genelde daha nettir. Eğer kadın bir şey söylüyorsa dolandırmadan içinde az da olsa kızgınlık barındırır. O sözcükler öyle dolambaçlı değil tata tata mermi misali nereye gidiyordur, hedef bellidir. Böyle bir sohbette dolambaçlık  var ise, dinleyen dolandırıyordur gittiği hedefi görmemek adına. Ya da kimbilir dikkat dağıtmak adına. Ya kadın bir şey söylemiyorsa, sessizse…İşte o zaman daha da nettir durum!

Elliiki (dakikadaki filmin sonu)

Bir film izliyorum. Kadın seviyor adamı. Adam da seviyor gibi doğrusu, ama daha emin değilim, filmi ortasında açtım. Adam kadınla vakit geçirmek için çaba içerisinde, sözler veriyor, programının aralarına sıkıştırıyor buluşma vaatlerini. Kadın da ona cevap vermek adına onca işinin arasında plan program yapıyor.

Sonra o sözünü ettiği zamanı yaratmıyor adam, haber bazen veriyor bazen vermiyor kadına. Kadın bir şekilde o beklediği zamana başka işlerini sıkıştırmak zorunda kalıyor, düzeni şaşıyor.

Bir, iki, üç…pes dedim. Aynı terane…

İki tip insan var bu bağlamda. Naif olup ancak tecrübelerle zaman içinde öğrenen, bir de doğuştan gerçekleri net görüp iyi bir muhakemeye sahip olan ve zamanında harekete geçen. Zaman öyle bir şey ki, birinci gruptan da olsanız, merak etmeyin ikinci gruba bir şekilde geçiliyor. İlk grupta  yer almanın bir tesellisi var yani!

Kadıncağız anlayış göstere dursun izlediğim filmde, bizim “öküz” diye nitelendirdiğimiz davranışlara sessiz sabırlı bir duruş sergilesin, nihayetinde Avrupa filmi, ben geçmiş dosyalarıma bakmaya başladım kafamdaki kütüphanede. Kalın bir klasör çıkardım yukarıdaki raftan, üstünü üfledim, ve açtım okudum tecrübelerimi. “Bu kadından da beter miymişim acaba” diyerek, filmin sonunda karşılaştırmak üzere koydum kayıtları önüme.

Filmdeki adam kendi normlarında sevdiği ve vakit ayırdığı için kadının sessizliğini anlamsız da görse, aslında niyetinin o olmadığını ifade de etse, benim bu davranıştan anladığım, adamın özellikleri ve adamdaki kadının yeri. Değersizlik öğeleri…

Filmin sonunda kadın, klasördeki benden akıllı çıktı. İzin vermedi adamın boşluk doldurma adına onunla vakit geçirmesine. Kendi programına asla almadı adamı, adam değer gösterene kadar. Yani, üçüncü tecrübeden sonra duvara çarptırdı adamı. Adam farkındalık geliştirdi. Adı üstünde film tabi, beklenen mutlu son…

“Tüh” dedim kendi kendime, “kaplumbağa hızındaki birinci halimden halen çıkamamış mıyım yoksa, o tozlu klasöre mi girecek bugünlerimin kayıtları. Yok olmaz, benim çoktan ikinci evrede olmam gerek”…

Yılın en uzun gecesi olan bu gecenin aydınlığında hepimize ikinci evre diliyorum 🙂 Herkesin birbirini dinleyeceği, duyacağı , değer vereceği günlere…aydınlığa…