Yetmişdört (dengesizlik)

Gerçeklerle yalanların kendi içlerinde dengeleri var. Bu dengeler şaştığında farkına varıyor insan gerçek gerçeklerin ve yalan yalanların. Bu denge dururken oysa, gerçekler kabulleniliyor, yalanlar gerçek kabul ediliyor. Ama denge şaştığında ayrışıyor gerçekler ve yalanlar, göze görünüyor ve düşündürüyor. Bu gerçek dediğim gerçek mi? Benim gerçeğim mi? Bu yalanlar yalan mı? Kabullendiğim yalanlar mı?

Bu dengenin ilk bozulduğu zamanlar bu sarsılmalar sorduruyor insana, sertçe, sorgulama halinde. Zamanla denge bozukluğu kanıksanıyor ve kişi sorgulamayı bırakıyor. Kanıksıyor gerçeği, yalanı, hatta sarsılmaları bile hissetmiyor. Ta ki bu denge daha sert bozuluncaya kadar. Malum yaşam hep önüne koyuyor insanın, sınırları zorluyor. Ondan sonra kalıyor iki yol sana, devam yolu, değişim yolu.

 

Yetmişbir (zehirli ilişki)

Her şeyin illüzyon olduğu bu dünyada yakaladığımız birkaç gerçekliğin değerini bilmekte ne kadar zorlanıyorsak, gerçek olduğunu sanıp da illüzyon olduğu gerçekliğine vardığımızda bir o kadar çöküyoruz.

‘Zehirli İlişkiler’ Ani Eryorulmaz’ın bir kitabı. Bir tavsiye üzerine aldığım, sonrasında sevdiklerime de alıp hediye ettiğim bu kitabı, yıllar önce bitiremediğim evliliğim sırasında okumuş olmayı çok isterdim. Eminim ki kararlarımı daha erken verme şansını yakalardım. Ama bugün bile okumuş olmamın faydaları büyük, bugünü ve sonrasını şekillendirmesi adına.

Farkındalık bence bu dünyada elde etmiş olmamız gereken en büyük güç. Kitabın ilk sayfalarında fena sarıyorsunuz kitaba, sizi anlattığı için belki de en çok. Herkesin kendini bulabileceği bir bölümle başlıyor kitap ‘Kızgın ve Öfkeli’. Bu ana başlık altında geçen pek çok alt başlık son verdiğim evliliğimin ana öğeleriydi. Sözel taciz; esirgemek vermemek, değersizleştirme, oyalama, suçlama, yargılama, eleştirme, tehdit etmek,…en önemlisi ise yok saymak. Ne hikmettir ki bugün yazarken bile beni duraksatan bu alt başlıklar, o günlerde beni duraksatmamış ama yavaş yavaş duygusal bir çöküşe götürmüştü. Malum, bilincin kabul etmediği bilinç dışında hep çalışıyor. Dolayısıyla ben de ‘Kızgın ve Öfkeli’ ana başlığının alt başlıklarından sözel taciz ve suçlamaya icap eder olmuştum.

Farkındalığım biraz ağırdan ve zorlu geldi ama neyse ki geldi. Sonunda ‘kızgın ve öfkeli’ bir adamla bir ömür geçirmekten vazgeçtim. Yavaştı, çünkü açıktan gelmedi sözel tacizler, örtülü geldi. Zordu, çünkü tahrip gücü yüksek oldu.

Farkındalığım iyi ki geldi, hoşgeldi. Bugün yine elime aldım kitabı. Bugün yine karşı karşıyayım ‘kızgın ve öfkeli’ ile. Ama farkındayım, yazarın dediği gibi bu duyguların son derece doğal ve insani olduğunun. Sadece izliyorum son derece doğal, hepimizde var olan, mutlu olmak gibi bu duyguyla, acaba karşıdaki ne yapıyor diye.

En çok karşılaştığımız, belki de en çok yaralandığımız değersizleştirmeyi karşı tarafın gerçekliğini reddetme olarak nitelendiriliyor yazar. Buradaki sıkıntı kendini değersiz hisseden bir kişinin karşı hissettiriyormuş algısındaki davranış şekli. Çünkü gerçekte reddedilmeyen bir gerçek eğer reddedilmiş olarak algılanıyorsa, aslında değersizleştirilmeyen kişi, kendi gözünde değersizleştirilmiş gibi hissediyor ve bunu suçlamaya dönüştürebiliyor. O zaman da bu davranış ve duygu bir kısır döngüye dönüşüyor. Değerlerle ve iletişim becerileriyle ilgili sorunlar oluştuğu gibi özgüvene de fena dokunuyor değersizleştirme. İlişkiler zedeleniyor.

Yazarın dediği gibi duygular belki de en haklı olduğumuz alandır. Yanlış hissetmeyiz. O yüzden ‘ne hissediyorum’ sorusunu bir süredir sormayı öğrendim ilişkilerimde.

Sözümü kitabın ilk sözüyle sonlandırayım. Mevlâna demiş: “Öfke rüzgâr gibidir, bir süre sonra diner, ama birçok dal kırılmıştır bile.”

 

Altmışdokuz (karmaşa)

Bindim bir yarış arabasına, çıkamadım pistten dört aylık süreçten. Şükür bayrağı gördüm bitti dönem derken, akademide yeni fırsatlar, yeni başlangıçlar. Verdiğim emekler karşılığında yeni dersler, yeni heyecanlar.

Tek üzüntüm bu dönemde yazamamak, ellerimden kaleme oradan da kağıda dökülen ‘ben’in içimde sıkışıp kalması…tek tesellim halen kendime başkalarına faydalı olabilmek, öğretebilmek.

Yoruldum mu? Yoruldum. Ama güzel yoruldum. İki giderken benden, üç kazandım. Biliyorum ki emeğimi vermesem işime, sevdiklerime, hayata, aldığım kazanç değil. Yerimde saymak da bana göre değil. Yerimde saymak zorunda kaldığım, çemberler çizip aynı noktaya vardığım zamanlarda bile, atamadığım adımları başkalarına attırmanın tatmini olmadan da yaşam yaşam değil.

Altmışdört (ara)

Dedim dostuma “Nedir bu durum!!” Kaldıramaz olduk duygu selini! Birimiz aşktan gelen, diğeri nefretten. Alt üst olan yaşamlarımızda sağlıkla mücadele etme çabamızdaki sekteye uğramalar…bizden mi, karşıdakinden mi? Aşkın yarattığı duygu karmaşasını kaldıramayanlar, üzüntü ve öfke yaşayanlar, dost kazığını kaldıramayanlar, üzüntü ve öfke yaşayanlar…Sanki birisi artı birisi eksi sebepten dolayı, fakat ikisi de aynı. Çünkü bizde yarattığı hissiyat aynı, kaçış duygusu aynı.

Dik durmaktan mı yorulmuşuz, prensiplerimizi ve doğrularımızı yaşatmaktan mı? Hayata yenilmemek adına sevmeye devam etmek, onurlu davranışlardan ödün vermemekten mi yorulmuşuz yoksa, diğeri gibi olmamak çabasından mı?

Nitekim karşı taraftan gelen kaçışa yönelik ifadeler de dikkate alınmalı. “nedir sorun, herşey normal”, “eski yaralar mı kaşınıyor” tabirlerinden demetlerle aslında abarttığının, ‘sorun sende, bende değil’ mesajları…pek güzel!

Aslında işin matematiği, analitiği, dolayısıyla denklemin sonucu gayet net. Karşı taraf der ki: “Elindeki imkanlarla sahip olamayacağın nelere sahip ettim seni, ne kadar iyi niyetle, sevgiyle (ama haksız bir sözleşmeyle!)”, “Bana düşeni yaptım istediğin gibi işlem gerçekleşti (herhalde!)”.

Oysa bilmezler ki matematiğin bile empatisi vardır, maalesef insanın yokken. Matematik sorar, denklem sonucunun sağlamasını yaptın mı diye!!! Yapmadığın zaman operasyon doğruysa bile hasta masada kalır. Her taraf kaybeder.

Farkındalık ve bilgelik on beş dakikalık kalp masajı yapar oysa, umut ederek. Çünkü herkesin kazanacağı umudu ve kabulü vardır.

Ellidört (tarifsiz tarif – dört element)

Suyun verdiği doyumu ve sakinliği, dökülürken yarattığı huzuru,

Odunun verdiği güveni, oluşturduğu sıcaklığı, yanarken çıkarttığı seslerle bizi daldırdığı güzel hayalleri,

Toprağın verdiği bereketi, doğduğun topraklara attığın adımlarla gelen tarifsiz mutluluğu,

Havanın hissiyatı, kokusu , varlığıyla yaşamın bir parçası olduğumuz gerçekliğini ne yener bu dünyada?

AŞK?

Sağlıkla ve sevdiklerinizle tüm bunların farkındalığı ve yaşanmışlığı tarifsiz…Hep bu tarifsiz duyguları yaşayacağımız yıllara merhaba…

Elliiki (dakikadaki filmin sonu)

Bir film izliyorum. Kadın seviyor adamı. Adam da seviyor gibi doğrusu, ama daha emin değilim, filmi ortasında açtım. Adam kadınla vakit geçirmek için çaba içerisinde, sözler veriyor, programının aralarına sıkıştırıyor buluşma vaatlerini. Kadın da ona cevap vermek adına onca işinin arasında plan program yapıyor.

Sonra o sözünü ettiği zamanı yaratmıyor adam, haber bazen veriyor bazen vermiyor kadına. Kadın bir şekilde o beklediği zamana başka işlerini sıkıştırmak zorunda kalıyor, düzeni şaşıyor.

Bir, iki, üç…pes dedim. Aynı terane…

İki tip insan var bu bağlamda. Naif olup ancak tecrübelerle zaman içinde öğrenen, bir de doğuştan gerçekleri net görüp iyi bir muhakemeye sahip olan ve zamanında harekete geçen. Zaman öyle bir şey ki, birinci gruptan da olsanız, merak etmeyin ikinci gruba bir şekilde geçiliyor. İlk grupta  yer almanın bir tesellisi var yani!

Kadıncağız anlayış göstere dursun izlediğim filmde, bizim “öküz” diye nitelendirdiğimiz davranışlara sessiz sabırlı bir duruş sergilesin, nihayetinde Avrupa filmi, ben geçmiş dosyalarıma bakmaya başladım kafamdaki kütüphanede. Kalın bir klasör çıkardım yukarıdaki raftan, üstünü üfledim, ve açtım okudum tecrübelerimi. “Bu kadından da beter miymişim acaba” diyerek, filmin sonunda karşılaştırmak üzere koydum kayıtları önüme.

Filmdeki adam kendi normlarında sevdiği ve vakit ayırdığı için kadının sessizliğini anlamsız da görse, aslında niyetinin o olmadığını ifade de etse, benim bu davranıştan anladığım, adamın özellikleri ve adamdaki kadının yeri. Değersizlik öğeleri…

Filmin sonunda kadın, klasördeki benden akıllı çıktı. İzin vermedi adamın boşluk doldurma adına onunla vakit geçirmesine. Kendi programına asla almadı adamı, adam değer gösterene kadar. Yani, üçüncü tecrübeden sonra duvara çarptırdı adamı. Adam farkındalık geliştirdi. Adı üstünde film tabi, beklenen mutlu son…

“Tüh” dedim kendi kendime, “kaplumbağa hızındaki birinci halimden halen çıkamamış mıyım yoksa, o tozlu klasöre mi girecek bugünlerimin kayıtları. Yok olmaz, benim çoktan ikinci evrede olmam gerek”…

Yılın en uzun gecesi olan bu gecenin aydınlığında hepimize ikinci evre diliyorum 🙂 Herkesin birbirini dinleyeceği, duyacağı , değer vereceği günlere…aydınlığa…

Bir (heyecan, merak, gülümseme)

Sıfırdan başlamak değil de benimki, olanı nasıl daha ‘ebruli’ haline getirmekle ilgili. Derler ya bir programı düzeltmek yeniden yazmaktan daha zordur diye, ki iş hayatında defalarca deneyimlediğim bir durum. Hadi bakalım bir de bunu gerçek hayatta yap kolaysa!

Zorluklar bir mi? Yaş olarak genç olsam daha mı kolay? Durum, konum, geçmiş, gelecek derken bence yaş ve cinsiyet unsurlarından öte…kendi iç dinamiklerime göre yeniden yapılandırma diyelim.

Velhasıl, ilk blog yazımla başlayan süreçte kendimi yeniden programlandırabilecek miyim görelim bakalım. Nereden başlasam bilemedim. Aslında çok yerden başladım bile ama yapılandıramadığım, değiştiremediğim o kadar çok şey oldu ki. Kısır döngülerim, paçamı kurtaramadığım duygular zamana uymadı yerinde saydım pek çok olayda. Teknik olarak ilerlerken, başarılar sergilerken, ‘iç’te kendimde tıkandım.

Nereden başlamalı tekrar ele almaya diye düşünürken yıllardır yazmadığımı, kendimi ifade etmekte, kendime itiraflarda bulunmakta ne kadar zorlandığımı fark ettim. Olanı götürmek, ötelemek, idare etmek daha kolay tabi. Yarayı üflemek gibi, anlık rahatlama. Peki, hadi bakalım, yazmak ve paylaşmak ilk adım o zaman. Bakalım, gerisi gelecek mi?

Aslında blog ‘a ne gerek var, günlük tut, kendine yaz. Ama sorun zaten paylaşamamakta, utanmakta, kendini ifade edişimi sevmemekte. Yazılarımı paylaşabilmek zor olan ve devamı gelecek mi diye endişem. Hayırlısı bakalım başlayalım ve görelim bu yol bana ne katacak.