Elliiki (dakikadaki filmin sonu)

Bir film izliyorum. Kadın seviyor adamı. Adam da seviyor gibi doğrusu, ama daha emin değilim, filmi ortasında açtım. Adam kadınla vakit geçirmek için çaba içerisinde, sözler veriyor, programının aralarına sıkıştırıyor buluşma vaatlerini. Kadın da ona cevap vermek adına onca işinin arasında plan program yapıyor.

Sonra o sözünü ettiği zamanı yaratmıyor adam, haber bazen veriyor bazen vermiyor kadına. Kadın bir şekilde o beklediği zamana başka işlerini sıkıştırmak zorunda kalıyor, düzeni şaşıyor.

Bir, iki, üç…pes dedim. Aynı terane…

İki tip insan var bu bağlamda. Naif olup ancak tecrübelerle zaman içinde öğrenen, bir de doğuştan gerçekleri net görüp iyi bir muhakemeye sahip olan ve zamanında harekete geçen. Zaman öyle bir şey ki, birinci gruptan da olsanız, merak etmeyin ikinci gruba bir şekilde geçiliyor. İlk grupta  yer almanın bir tesellisi var yani!

Kadıncağız anlayış göstere dursun izlediğim filmde, bizim “öküz” diye nitelendirdiğimiz davranışlara sessiz sabırlı bir duruş sergilesin, nihayetinde Avrupa filmi, ben geçmiş dosyalarıma bakmaya başladım kafamdaki kütüphanede. Kalın bir klasör çıkardım yukarıdaki raftan, üstünü üfledim, ve açtım okudum tecrübelerimi. “Bu kadından da beter miymişim acaba” diyerek, filmin sonunda karşılaştırmak üzere koydum kayıtları önüme.

Filmdeki adam kendi normlarında sevdiği ve vakit ayırdığı için kadının sessizliğini anlamsız da görse, aslında niyetinin o olmadığını ifade de etse, benim bu davranıştan anladığım, adamın özellikleri ve adamdaki kadının yeri. Değersizlik öğeleri…

Filmin sonunda kadın, klasördeki benden akıllı çıktı. İzin vermedi adamın boşluk doldurma adına onunla vakit geçirmesine. Kendi programına asla almadı adamı, adam değer gösterene kadar. Yani, üçüncü tecrübeden sonra duvara çarptırdı adamı. Adam farkındalık geliştirdi. Adı üstünde film tabi, beklenen mutlu son…

“Tüh” dedim kendi kendime, “kaplumbağa hızındaki birinci halimden halen çıkamamış mıyım yoksa, o tozlu klasöre mi girecek bugünlerimin kayıtları. Yok olmaz, benim çoktan ikinci evrede olmam gerek”…

Yılın en uzun gecesi olan bu gecenin aydınlığında hepimize ikinci evre diliyorum 🙂 Herkesin birbirini dinleyeceği, duyacağı , değer vereceği günlere…aydınlığa…

Kırkyedi (yaşında AŞK)

Hiç aşkın iki kişi arasındaki akışını, fiziksel bir hale dönüşmüşçesine dalga dalga yayılışını gördünüz, kokusunu aldınız mı? Hani ‘English  Patient’ misali. Tutkunun ötesinde, sanki iki kişi birbirlerinin kanında akıyorcasına, zaman, geçmiş gelecek birbirine girmişcesine. Çok filmde yönetmenin bunu yaşatma çabasını gördüm. Hatta bir sefer bir köşe yazarımızın ‘Aşk ve Gurur’ filminin 2005 versiyonu için ‘dokunmadan aşkın anlatımı’ diye bir ifade kullandığını hatırlıyorum.

Ben böyle bir sahneyi gerçek hayatta izledim. İyi kötü dedikodusunu duymuş olduğum ve âşıkların aleni söylediği ve yaşadığı mesafeli aşklarını biraz önyargıyla karşılamış olmama rağmen, bir gün birinin diğerinin odasına girmesiyle ilk defa aynı ortamda onları görmemle tüm fikrim değişmişti.  Aradaki beş on metrelik mesafe duruşlarında tanık olduğum enerji inanılmazdı. Sanki elle tutulabilirmiş gibi duygunun, gözler arasındaki akışını hayretle ve heyecanla izlemiştim. Neredeyse kokusu vardı diyeceğim. Ben üçüncü şahıs olarak bu enerjiden bu kadar etkileniyorsam, âşıkların yaşadıklarını, bu muhteşem duygu saçaklarının verebileceği mutluluk dolu acıları düşünemiyorum doğrusu. O bağı koparmanın imkânsızlığı ayrı bir konu ama ben yine de hiç ayrılmasınlar dilerim. Ki, böyle duyguların var olduğunu bilerek aşka tutunalım bu kısa ömürde.

 

Neden yazdın bu konuda derseniz, bugün ikinci kez izlediğim bir filmden: Bir blogcu arkadaş tavsiye etmişti bu filmi. O gece izlemiştim yorumundaki güzel ifadelerin bana ulaşmasıyla. O kadar sevdim ki, önce kendisine paylaşımı için teşekkür ettim içimden sonra da yakınlarıma tavsiye ettim…ve bugün yine izledim. Film aşk ve edebiyat üzerine, çok keyifli bir film. Aslında insani değerler ve prensip öğeleri de çokça işlenmiş. Blogcu arkadaşımdan daha güzel anlatamam, o yüzden anlatımı için şu linke gidebilirsiniz: https://devecisueleyman.wordpress.com/2018/08/13/edebiyat-ve-patates-kabuklu-turta-dernegi-the-guernsey-literary-and-potato-peel-pie-society/

Otuz (Ot’uz arkadaş!)

Termodinamik kanunlarıyla aşk ve ilişki anlatan bir film izledim dün akşam: The Laws of Thermodynamics (2018) (orijinali: Las leyes de la termodinámica)

Romantik komedi alanında biraz çocuksu ve öğretici, belki de bazılarımıza sıkıcı gelebilecek bir film. Fakat ben çok beğendim. İçinde Einstein, Galileo teorileri ile bilimsel bir yaklaşım ve perspektif sunuyor ilişkilere öz güven problemlerine ve dengesizliklere. İkinci termodinamik kanunu ile de çok soru bırakıyor akılda. Kolayca izlenecek bir film olmaktan çıkıyor, anlamak için biraz düşünme ve bağdaştırma gerekiyor izlediğin komik sahnelerle fizik kanunlarını. Çerez niyetine olmaz yani ama ben oldukça eğlenceli ve doyurucu buldum. Güzel bir akşam geçirdim kendimle ve filmimle.

Hep konuşuyoruz ya ilişkiler üzerine, hep arıyoruz aşkı, bulunca da kaybetmenin yollarına doğru ilerliyoruz. Aslında bunun fizik kanunlarıyla birebir anlatılması heyecanlandırıcı mı, korkutucu mu bilemedim!

İkinci kanun şunu söylüyor: Enerji bir formdan diğerine dönüşürken, bir miktarı daima istediğimizden farklı bir forma dönüşür: Entropi. (Aşkı bulduğunuzda enerjinizdeki dönüşümü ve kontrolsüz sonuçlarını düşünün.) Ya da başka bir ifadeyle, evrende kendiliğinden gerçekleşen bir sürecin enerjisi daima sürecin gerçekleştiği yerden evrene doğru yayılma eğilimi gösteriyor. Yani aşkı bulmak çok mümkün ama bulunca onu kaybetmeye de doğru sizi yönlendiriyor. Beklenen şeylerden ziyade beklenmedik şeylerin oluşması için bizim ve evrenin oluşturduğu süreçler aslında belki de bize hep aynı mesajı veriyor: AKIŞA BIRAK…