Onyedi…

Yaş 47, en sevdiğim sayı 17, uğurlu sayım 7… Ertuğrul Özkök’ün yazdığı kitap veya Defne Samyeli popülaritesinde olmasam da, naçizane 47 kendimi sevdiğim yaş diyebilirim. Tabi yaş değil asıl olan, gün.Bu yaşımda tekrar döndüm günleri kendi içinde değerlendirmeye. Koşturmadan, kısır döngüden, beynin düğüm saçaklarından, geçmişi ve geleceği düşünmekten çıkabildiğim kadar çıktığım, bugünü yaşamaya başlayabildiğim bir yaş. Ne kadar beceriyorum? Başkasına göre az olabilir ama kendime nispeten dört dörtlük. Aşka doğru bir iyileşme…yakındır 🙂

Her günün bir güzelliği var kendi içinde. Dün üzülürken, bugün yaşadığım bir tebessüm, ısrarlı bir bakış ve çocuksulaştığım, yani heyecanlandığım ama korktuğum ve hoşuma giden ama güvensizleştiğim anlar. Bir tebessüm, bir ilgi nelere kadir! Sevgi akışının pırıltıları… Anlık ama olsun. O pırıltının size ulaşıp ulaşmayacağı meçhul, belki kaybolur gider, ki genelde gider, verene de alana da yanılsamadır çoğunlukla… Ama sizde yarattığı o anlık etki dünyalara değer. O yüzden hep diyorum sevgi mi arıyorsun, önce ver, beklentisiz ver ki sana gelsin. Bu pırıltı söner gider ama bir başkası yangına döner.

Bir erkek her sabah yolda dinlediğim bir radyo programına bağlanmış ve teşekkür etmişti bir kadına, tanımadığı bir kadına. “Her zaman arabada giderken yayalara yol veririm, ama bugün o kadına yol verdiğimde bana baktı gülümsedi ve başıyla selam verdi, çok hoşuma gitti” demişti. Neden?…çünkü yaptığı güzel şey fark edildi, değer verildi, ve anlık bir güzel tebessümlü bir bakış kazandı. Ben bu hikayeyi unutmadığıma göre, o adam da unutmamıştır.

Bence bu anlık hikayeleri aslında unutmuyoruz hiç birimiz. Diyorum ya, hepimiz, her canlı sevgiye aç ve muhtaç…peki neden vermesini bilmiyoruz? Hadi verdik, sonrasında neden anlamsız anlamlar yüklüyoruz.

Beklentisiz ulaştırdığınız, içinizden akan pırıltılardır dünyamızı aydınlatan. O pırıltıyı yakaladığınızda da sönmemesini dilemektir aşka olan inanç.

Dokuz (doğurdum olmadı)

Bildiğimi sandığım ama unuttuğum bir şeyi yeniden öğretti ‘Bugün’ bana. Ancak değerleri olan kişi senin değerini anlar, önemser ve yaşatır. Değerleri olmayan kişi ise seni değerli kılarken aslında sadece sana olan duygularını değerli kılıyordur; hissettirdiği ne ise seninle değil onunla ilgilidir.

Sana değer verdiği dönemde sen harikulade bir kadınken, isteklerine ihtiyaçlarına cevap verilir ve sevilirken, nasıl olmuş da yerden yere vurulan bir kadın oluvermişsindir? Acaba o kişinin sana karşı hissettiği duyguda mı bir değişiklik olmuştur, yoksa senin değerlerinde mi değişiklik olmuştur? Bence birincisi.

Çok gördüm değerleri olan kadınların/erkeklerin ayrıldığı eşleri veya sevgilileri hakkında halen güzel konuştuklarını. Belli ki duygular değişse de karşıdaki gerçek anlamda tanınmış ve ne değerde ise o değerde kalmış, davranışlar duygulardan bağımsız olmuş. İşte bu kişiler değerleri olan ve değerleri anlayabilen, bu değerleri kendi hislerine göre değiştirmeyen kişiler. Oysa, değerleri olmayan kişiler ne karşıdakinin değerini anlar, ne de değer verir. Bilmez çünkü. Senin değerin aslında onun sana olan duygusuna verdiği değerden ibarettir.

Ablamın sözü aklımda geldi. Elinde 5 parmak var değil mi derdi. Dört olduğuna seni ikna etmeye çalışanlar çok olacaktır. Sakın kabul etme, pes etme. Tek bir gerçeklik vardır, o da elinde beş parmak olduğu.